|
11
EYLÜL, EL KAİDE VE İSTANBUL
Fırat YALDIZ
Geçtiğimiz
20 yıllık süreçte kararlı ve başarılı bir şekilde yapılan terörle mücadele
esnasında Türk Ordusu ve Türk Polis Teşkilatı bu konuda önemli çalışmalara imza
atmış ve dünya güvenlik teşkilatlarına liderlik edebilecek tecrübe ve donanıma
ulaşmıştır. Günümüzün gelişen siyasi olayları neticesinde görülmektedir ki;
radikal İslami söylemlere sahip örgütler gittikçe marjinalleşmekte ve terör
eylemlerine yönelmektedir. Bu doğrultuda dünya gündeminde yer alan dini söylemli
terör örgütleri geçen yıllarda dehşetle takip ettiğimiz Hizbullah örneğinde
olduğu gibi Türkiye’nin de gündemindedir. Bu örgütlerle mücadele amacıyla, Türk
Polis Teşkilatının sadece ulusal değil, uluslararası terör örgütlerini ve
uluslararası arenada meydana gelen gelişmeleri takip ve tahlil etmesi bir
zorunluluktur. Bu bağlamda, dünyanın en büyük terör eylemini gerçekleştirdiği
iddia edilen ve eylemlerine hala devam etmekte olan El-Kaide terör örgütü Türk
Güvenlik Kuvvetleri tarafından iyi incelenmesi gereken bir laboratuardır.
Nitekim, İstanbul’da meydana gelen son saldırılar bunu doğrular niteliktedir.
Bilişim devrimi ile, sınırların kalktığı ve teknolojik gelişmelerin çok kolay
yayıldığı düşünülürse, El-Kaide terör örgütünün iyi tanınmasının ülkemizde
ortaya çıkabilecek bundan sonraki terörist eylemlerin önünü kesebileceği gibi,
mevcut örgütlerle daha etkin bir mücadele yöntemi geliştirilmesine yardımcı
olacağı da değerlendirilmektedir.
Usame
bin Ladin önce Amerikan karşıtı söylemleri, sonra eylemleri ile dünya terör
listelerinin en üst sıralarında yer almıştır. 11 Eylül terör eylemlerinin bir
numaralı faili/zanlısı olan ve 4 Kasım 1998’den beri ABD tarafından dünyanın
dört bir tarafında aranmasına rağmen bulunamayan Bin Ladin’in, 11 Eylül’den
sonra Afganistan’a karşı düzenlenen askeri operasyonda izine rastlanmış ancak
yakalanması mümkün olmamıştır. Bu süreç içerisinde, milyarder terörist TV’lere
gönderilen kasetlerde sağ olduğunu, yaptıklarının arkasında olduğunu ve düşmana
saldırmaya devam edeceğini açıklayarak, dünya kamuoyuna (ve özellikle Amerikan
halkına) korku ve kaygı vermeye devam etmiştir.
Lideri
olduğu El-Kaide örgütü yok oldu sanılırken Amerikan Dışişleri Bakanı Colin
Powel’ın 13.05.2003 günü, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a yapacağı geziden
bir gece önce bombalı saldırılar düzenlemiş ve enaz 29 kişinin ölmesine sebep
olmuştur. İlerleyen günlerde, 15 Kasım ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da
4 ayrı bombalı saldırı düzenlenmiş ve 59 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Bir
türlü bitmeyen ve gündemden düşmeyen Afganistan merkezli bu olayları tahlil
etmek için buzdağının altı iyi incelenmeli ve sağlıklı tahlil/tahmin yapabilmek
için Afganistan Tarihi, İç Savaş, Rus İşgali, Taliban Hareketi, Usame bin Ladin,
El-Kaide, 11 Eylül ve 11 Eylül sonrası ortam iyi bilinmelidir. Bu doğrultuda
güncelliğini koruyan İstanbul saldırıları yukarıdaki başlıklar temelinde
incelenecektir.
1.
Post-modern Bir Terörist: Usame bin Ladin
21.
yüzyılın en tehlikeli teröristlerinden biri olan Usame bin (Muhammed bin Avad
bin) Ladin, Ortadoğu’nun en büyük müteahhitlerinden biri olan Muhammed Avad bin
Ladin’in 54 çocuğundan 17.si olarak 1957 yılında Suudi Arabistan’da dünyaya
geldi. Suudi Arabistan’a 1930 yılında Güney Yemen’den göç eden babası, iş
hayatına Cidde Limanı’nda hamal olarak atılmış ve hızla yükselerek büyük bir
zenginlik elde etmişti. Muhammed Avad bin Ladin, 1968 yılında bir kaza sonucu
hayatını kaybettiğinde arkasında 11 milyar dolarlık bir servet bırakmıştı. Usame
bin Ladin, Cidde’deki Kral Abdulaziz Üniversitesi’nde eğitim almış ve İslami bir
atmosferin hakim olduğu bu üniversitede tanıştığı hocası Abdullah Azzam’dan ve
Müslüman Kardeşler teşkilatının fikirlerinden çok etkilenmişti. Azzam, Filistin
Kurtuluş Örgütü Lideri Yaser Arafat’ın yakın arkadaşı olan Filistin kökenli bir
din adamıydı. 1979 yılında SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesiyle birlikte Usame
bin Ladin’e de mücadele edebileceği, içindeki ateşi dışa vurabileceği bir alan
açılmış oldu.[1]
Bazı akademisyenlere göre;
“Usame’nin
yaşaması için bir savaşa ihtiyacı vardı ve bunu O’na veren, 26 Aralık 1979'da
Afganistan’a savaş açan Sovyet lideri Leonid Brejnev olmuş”tur.[2]
Bin Ladin, 1979’dan itibaren Afgan Savaşı sırasında, SSCB’ye karşı savaşması
için silahlandırılmış ve CIA tarafından eğitilmişti. Bin Ladin, o zamanlar CIA
tarafından “Afganistan’daki en iyi savaşçılardan biri” olarak
nitelendiriliyordu.[3]
Usame
Bin Ladin 1979 yılında, Suudi Arabistan İstihbarat Örgütü’nin lideri Prens Türki
bin Faysal tarafından Pakistan Peşaver’e yollandı. Burada eski hocası Abdullah
Azzam ile birlikte çalıştı ve Afgan cihadı için bölge ülkelerden gelen
gönüllülerle ilgilenerek sayılarını arttırmak için uğraştı. Abdullah Azzam,
Pakistan Gizli Servisi(ISI) tarafından, başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyanın
dört bir yanından gelen gençleri SSCB’ye karşı birer terörist olarak yetiştirmek
amacıyla planlanan bir projenin yürütücüsü konumundaydı. Bu çabaları olumlu
sonuçlandı ve Bin Ladin 1982 yılında önemli bir altyapı ile birlikte
Afganistan’a yerleşti.[4]
1986 yılında Afganistan’da bizzat kendi kamplarını kurmaya başlayan Usame bin
Ladin, sadece terörist yetiştirmekle kalmadı, aynı zamanda terörist eylemlerde
de bulunmaya başladı.[5]
2.1. El-Kaide’nin Ortaya
Çıkışı
Usame
bin Ladin, Abdullah Azzam tarafından kurulan Mekteb el-Hidamat (Hizmet Bürosu)
adlı kuruluş aracılığıyla, dünya çapında bir İslami yardım örgütü gibi
çalışıyordu. Bu örgütün sadece İslam ülkelerinde değil, Amerika’da da (Brooklyn,
Detroit,…vs.) büroları vardı. Ladin, bu yardım örgütüne kayıt olan gönüllüler
için bilgisayar ortamında bir veri tabanı oluşturdu. 1988’e doğru Usame bin
Ladin kamplara gelen gönüllülerin listesini “kaide, temel” anlamına gelen,
“El-Kaide” adını verdiği bir bilgisayar dosyası etrafında derledi. El-Kaide’nin
de temeli işte bu veri tabanıyla atılmış oldu.[6]
Suudi
Arabistan İstihbarat örgütünün lideri Prens Türki bin Faysal, Usame bin Ladin
ile özel olarak ilgileniyordu. Kurulması düşünülen “Uluslararası Cihad
Birliği”nin başına geçecek kişi için arayış içerisinde olan Prens Türki,
seçimini Usame bin Ladin’den yana yaptı. Prens Türki, birliğin kurulmasını,
eğitimini, Afganistan içindeki operasyonlarını yakından izliyordu. “El-Kaide”
örgütünü kuran Bin Ladin, ama kurduran Prens Türki bin Faysal’dır.[7]
Sovyet
Savaşı esnasında Abdullah Azzam Ahmet Şah Mesut’un, Bin Ladin ise Hikmetyar’ın
desteklenmesi gerektiğini ileri sürdükleri için ikilinin arası açıldı. 1989
yılında Azzam öldürülünce, Azzam’ın adamları da El-Kaide’ye katıldı.[8]
Bin
Ladin’in gücünün belkemiğini oluşturan bu örgüt, Afrika’dan Avustralya’ya kadar
uzanan kuşakta çok geniş bir ağ kurmuştu. Terör uzmanları tarafından “en iyi
yapılanmaya sahip olan örgüt” olarak adlandırılan El-Kaide çok gevşek bir
ilişkiler sistemi içinde, birbirini tanımayan insanlardan oluşmaktaydı.
Birbirinden bağımsız bu parçalar bir araya geldiğinde ise korkunç bir ağ
oluşuyordu. El-Kaide örgütünün 11 Eylül’den önce 55 ülkede yaklaşık 70 bin
militanının bulunduğu sanılmaktaydı.[9]
Harvard Üniversitesi’nden terör uzmanları El-Kaide örgütünün “hükümet gibi”
çalıştığını, üyelerinin de bürokratlar misali yalnız kendi masalarındaki işle
meşgul olduğunu belirtmektedir.[10]
Suudi
Arabistan, o dönemde Usame Bin Ladin’e parasal ve lojistik olarak, isteklerini
gerçekleştirebileceği bütün imkanları sağlamıştı. Suudiler ne derlerse desinler
bu ilişki Bin Ladin’in Suudi vatandaşlığından çıkarılmasından, Sudan’dan
ayrılmak zorunda kalmasından ve ona atfedilen saldırılardan sonra dahi
sürdü.[11]
Bin
Ladin’in kullanımında böylesine büyük bir servet olması, El-Kaide’nin böylesine
güçlü bir ağ kurmasını kolaylaştırıyordu. Özellikle ABD düşmanlığının yaygın
olduğu bölgelerdeki işsiz gençler, El-Kaide’ye katılarak örgütün gücünü günden
güne arttırıyordu. Bu sayede ölen ya da yakalanan elemanların yerini yenileri
alıyor ve yakalanan militanlar kendilerine verilen görevler dışında hiçbirşey
bilmedikleri için örgüt bir türlü çökertilemiyordu.[12]
Usame
bin Ladin, SSCB’nin Afganistan işgaline son vermesi üzerine 1989’da Suudi
Arabistan’a geri döndü. Ancak Saddam Hüseyin’in 1990 yılında Kuveyt’i işgali ve
akabinde patlak veren Körfez Savaşı neticesinde ve Suudi Kraliyet ailesi ile
arasının açılması üzerine 1991’de tekrar Afganistan’a gitti. Afganistan’da
çatışan tarafları biraraya getiremeyince 1991 yılının sonlarında Afganistan’ı
terketti ve Sudan-Hartum’a gitti. Bin Ladin’in tercihini Sudan’dan yana
kullanmasının birçok sebebi vardı. Öncelikle, ülkedeki yeni rejimin aşırı
İslamcı ideolojisini destekliyordu ve otoyollar, limanlar ve havaalanları gibi
projelerini de hayata geçirmek için fırsat yakalamıştı. Bin Ladin, Sudan’da bu
projeleri gerçekleştirebileceği ve El-Kaide’nin çalışmalarını maddi olarak
destekleyebileceği ve insan ve silah taşımacılığında kullanılabileceği pek çok
şirket kurdu. Bin Ladin Sudan’da olduğu süre içerisinde, terör eylemlerinde
Şiiler ile aralarındaki farklılıkları bir yana koymaya ve onları ortak
düşmanlarına karşı El-Kaide çatısı altında toplamaya çalıştı ve bunda başarılı
oldu.[13]
Suudiler
1994’te Usame bin Ladin’i vatandaşlıktan çıkardılar. Bunun üzerine Bin Ladin
siyasi faaliyetlerini yoğunlaştırdı ve özellikle Suudi rejimini sert bir biçimde
eleştirmeye başladı. Bin Ladin ve yandaşlarının Sudan’dan çıkarılması için
uluslararası baskı yoğunlaşınca 1996’da Sudan’ı terk etti ve tekrar Afganistan’a
yerleşti.[14]
Bu
noktaya kadar Bin Ladin, ABD’ye açıkça meydan okumamıştı. Bütün çabasını İslam
dünyasında reforma odaklamıştı. Ancak 23 Ağustos 1996’da yayınladığı bir
deklarasyon ile İslami gençliği, Arap topraklarını işgal eden Amerikalıları
öldürmeye çağırıyordu. 23 Şubat 1998’de daha da ileri gitti ve dünya çapında
ABD’nin çıkarları olan her yerde saldırılar düzenlenmesi çağrısı yaptı.
Usame
bin Ladin’in Soğuk Savaş’ın bitmesinin hemen ardından dünya üzerinde hızla ivme
kazanmaya başlayan “Küreselleşme” olgusunun bir sonucu/kurbanı olduğu da
düşünülebilir. Çünkü; Bin Ladin, soğuk savaş döneminde, ABD tarafından,
Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılmıştı. Soğuk savaşın
bitiminden sonra önemsizleşmesiyle birlikte, bir süre sonra kendi yorumladığı
bir din anlayışına bağlı olarak, bu kez kendisine destek veren güce karşı bir
İslam mücahidi olarak saldırıya geçti. Bir nevi Dr. Frankenştayn öyküsünü
andıran bu durum dünyanın dikkatini çekti, çünkü; “Dr. Frankenştayn’ın yarattığı
canavar, bir süre sonra yaratıcısına karşı harekete geçmişti.”[15]
Bin
Ladin ve El-Kaide örgütünün gerçekleştirdiği tahmin edilen eylemlerin
kronolojisi şöyle sıralanabilir[16]:
·
1992
-
Yemen’deki ABD’li askerleri hedef alan otelin
bombalanması,
·
1993
-
Somali- Mogadişu’da 18 Amerikalının öldürülmesi,
-
New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin bombalanması,
·
1995
-
Filipinler’de Papa’ya suikast girişimi,
-
Cezayirli Silahlı İslami Grub’un (GIA) Fransa’ya karşı yürüttüğü savaşın
desteklenmesi,
-
Etiyopya’nın başkenti Adis Ababa’da Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’e yönelik
suikast girişimi,
-
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 5 ABD’li askerin ölümüne yol açan kamyonla
bombalama olayı,
-
17 kişinin öldüğü Pakistan’daki Mısır Büyükelçiliği’nin
bombalanması,
·
1996
-
Suudi Arabistan’ın Hobar kentinde 19 Amerikan askerinin ölümüne yol açan
patlama,
-
“Kafirleri kutsal topraklardan kovun” çağrısıyla ABD’ye karşı cihad ilan
edilmesi,
·
1998
-
Mısır, Bangladeş ve Pakistanlı birkaç küçük grupla birlikte “Yahudilere ve
Haçlılara karşı Uluslararası İslami Cephe”nin kurulması, (Kuruluş bildirisinde
“Her Müslümana, dünyanın her köşesinde, sivil veya asker Amerikalı öldürmek
farzdır” denmektedir.)
-
Amerikan askerlerinin Kutsal Topraklar’a girişinin 8. yıldönümünde Kenya ve
Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerinin havaya uçurulması (257 ölü, 5.500
yaralı),
·
2000
-
Yemen’in Aden limanında USS Cole destroyerine yönelik intihar saldırısında 17
Amerikan denizcinin öldürülmesi.
Esnek
ve gevşek bir yapısı olan El-Kaide örgütünün içine sızılması mümkün olmadığı
için bu örgüte karşı yapılan etkisizleştirme girişimleri başarısız oldu.
El-Kaide’nin varlığını korumasının en önemli nedenleri; Batı’ya karşı
direnmesinin oluşturduğu siyasi, coğrafi, güvenlik avantajı ve Afganistan’a
uygulanan uluslararası ambargo sebebiyle bu bölgeden daha az istihbari bilgi
gelmesiydi.[17]
3. Taliban –
El-Kaide
İlişkisi:
(Molla Ömer) (Usame bin
Ladin)
Bin
Ladin’in her olayla artan ünü, kendisini kenara itilmiş hisseden müslümanların
büyük bir istekle El-Kaide’ye katılmasına yol açıyordu. Bin Ladin’in, tamamen bu
mücadeleye yönlendirdiği 900 milyon dolarlık kişisel serveti ve radikal İslamcı
gruplar ile silah tüccarlarından aldığı iddia edilen destek de bu hücrelere
akmaktaydı.[18]
4
Kasım 1998’de ABD, Bin Ladin’in büyükelçiliklerin bombalanmasından suçlu
bulunduğunu söyleyerek resmen arandığını duyurdu ve başına 5 milyon dolar ödül
koydu.[19]
Bununla beraber ABD eski Başkanı Bill Clinton, Usame Bin Ladin’i “ABD’nin bir
numaralı düşmanı” ilan etmişti.[20]
Bin Ladin’in, büyümek için 3 şeye ihtiyacı vardı ve ABD bunları O’na (O
istemeden) vermişti:[21]
Askeri
eğitim,
(Uluslararası
terörist konumuna ulaşana kadar) Önemsenmemek,
“ABD’nin
en büyük düşmanı” ilan edilerek dünya çapında
efsaneleşmek.
ABD, Afganistan Khost’taki 3
eğitim kampını, Bin Ladin’le bağlantılı gruplar tarafından kullanılan yerler
olması, bu üslerin teröristlere yataklık etmesi, teröristlerin buralarda silah
eğitimi almaları ve bu üslerde barınan grupların dünyanın birçok yerindeki
saldırılardan sorumlu terörist gruplar olması sebebiyle bombaladı. Ayrıca,
Sudan’daki bir tesisi de kimyasal silah ürettiği ve Bin Ladin’le bağlantılı
olduğu iddiasıyla bombaladı. Taliban’ın kendi toprakları olarak gördüğü yerlere
karşı yapılan ABD saldırılarında 26 kişinin öldürülmesine rağmen Bin Ladin sağ
olarak kurtuldu. Taliban “Ne kadar Tomahawk atarlarsa atsınlar, Bin Ladin’i
ABD’ye teslim etmeyeceğini” ilan etti. Bununla birlikte bir dizi görüşme ve
tehdidin ardından Taliban yumuşadı ve Bin Ladin’i ülkeden çıkarmak için ABD’nin
yeterli kanıt sunmasını istedi. Bu çözüm Taliban’ı uluslararası terörizmle
işbirliği yaptığı suçlamasından kurtaracağı gibi, Bin Ladin açmazında
kendilerine belli bir zaman da kazandıracaktı. Ancak, 20 Kasım 1998’de Taliban
farklı bir açıklama yaparak “Bin Ladin’in özgür bir yurttaş olduğunu” ilan
etti.[22]
Fakat
Washington’un Bin Ladin’e karşı askeri bir operasyon düzenlemeyi planladığı
ortaya çıkınca, Taliban yetkilileri, ABD ile pazarlığa girişti ve ABD’nin
kendilerini tanıması karşılığında Bin Ladin’in ülkeden ayrılmasını
sağlayacaklarının söyledi. Dolayısıyla 1998 kışına kadar Taliban, Bin Ladin’i
Amerikalılarla pazarlıkta kullanabileceği bir koz olarak görmekteydi. Ancak
Taliban’la iyi ilişkiler kuran Bin Ladin, onların işgal ettiği uyuşturucu
yollarını gene Taliban desteğiyle kullanıma açarak Taliban’a fayda
sağlamaktaydı.[23]
Bir
yazar, bu konuyla ilgili bir anısını şöyle aktarmaktadır[24]:
3
Şubat 1999’da ABD Dışişleri Bakanlığının Güney Asya’dan sorumlu yardımcısı
olarak ABD Büyükelçisinin İslamabad’daki konutunda düzenlenen toplantıda Taliban
hareketinin üst düzey bir yetkilisine Usame bin Ladin ve terörizm hakkında bir
mesaj iletme talimatı almıştım. Molla Abdül Celil, Bin Ladin aleyhinde kanıtlar
sunmamız halinde Taliban’ın, şeriat kanunlarına göre hareket edeceğini söyledi.
Bu toplantıdan sonra Taliban’ın Bin Ladin konusunda bilgilendirilmesi için bir
sürü çaba harcandı, ama Taliban’dan en ufak bir cevap gelmedi. Daha sonra BM
Güvenlik Konseyi, Taliban’ı Bin Ladin’i teslim etmesi için ikna etmeye çalıştı.
Bu doğrultuda Ekim 1999 ve Aralık 2000’de iki ayrı karar tasarısı benimsendi ve
bu amaca ulaşmak için Taliban’a karşı bir takım yaptırımlar harekete geçirildi.
Taliban uluslararası toplumun bu yöndeki çağrılarına da kulak tıkadı. Bu arada
Taliban ve onların bazı destekçileri, bizim Usame bin Ladin’e ve terörizme karşı
yönelttiğimiz kampanyamızı çarpıtıp, bunu İslamiyet’e karşı bir saldırı olarak
göstermek için ellerinden geleni yaptılar.
Kısacası
bugüne kadar çeşitli girişimlerde bulunulmasına rağmen, Bin Ladin gerek
bulunduğu coğrafyanın kendisine sağladığı güvenli bölge nedeniyle, gerekse
Taliban ile olan iyi ilişkileri sayesinde bu operasyonlardan kolaylıkla
kurtulabildi.
4. 11 Eylül Saldırıları
ve El-Kaide
11
Eylül 2001 tarihi dünya siyasi/ekonomik/ideolojik düzenini değiştiren bir tarih
olarak takvimlere geçmiştir. 11 Eylül 2001’de 3 başarılı ve 1 başarısız saldırı
gerçekleştirilmiştir.[25]
ABD’yi ve tüm dünya kamuoyunu felce uğratan 11 Eylül 2001 tarihindeki
saldırılar, Amerikan yerel saatiyle 08:48’de, (Türkiye saati ile 15:48’de)
başladı. Wall Street yakınındaki Dünya Ticaret Merkezi (World Trade Center/
WTC)’ne gerçekleştirilen ilk saldırı, Amerikan Havayollarına bağlı bir yolcu
uçağının Los Angeles’a gitmek üzere Boston’dan kalktıktan sonra, ikiz
gökdelenlerden birine çarpmasıyla gerçekleşti.[26]
Aradan
henüz 10 dakika bile geçmemişti ki, ikinci bir uçak, canlı yayını izleyen
milyonlarca insanın hayret ve korku dolu bakışları arasında Dünya Ticaret
Merkezi’nin diğer kulesine çarptı. Saat 09:47’de, üçüncü bir uçak
Washington’daki Pentagon binasına çarptı ve büyük bir patlamaya neden oldu.
ABD’de savaş alarmı verildiği açıklandı. Bu arada Washington’daki Dışişleri
Bakanlığı binası önünde bombalı bir araba patladı ve Washington’un göbeğinden
geçen bir şerit şeklindeki yeşil alanda yangın çıktı. Bir süre sonra
Pensylvannia eyaletinde dördüncü bir uçağın kaçırıldığı ve daha sonra da uçağın
yolcular tarafından düşürüldüğü haberi geldi. İlerleyen zamanda, bu uçağın Beyaz
Saray’a yöneldiği gerekçesiyle Amerikan Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçakları
tarafından düşürüldüğü anlaşılacaktı.[27]
Bu saldırılar, -savaş haricinde- belki de “bir an”da şu ana kadar bilinen en çok
sayıda insanın ölmesiyle sonuçlandı.[28]
Saldırılarda ölenlerin sayısının en az 10 bin kişi olduğu
bildirilmişti.[29]
İlerleyen
saatlerde, terör uzmanları saldırıda kullanılan uçakların pilotluk eğitimi almış
usta teröristler tarafından kullanıldığının tespit edildiğini bildirdiler. Saat
20:59’da bir yetkili yapılan saldırıların arkasında Suudi terörist Usame bin
Ladin ile ilişkisi saptanan kişiler olduğuna dair işaretler bulunduğunu söyledi.
12 Eylül günü ABD’li yetkililer saldırılardan Usame bin Ladin’in sorumlu
olduğunu tekrarladı. Aynı zamanda Afganistan’ın başkenti Kabil’de meydana gelen
patlamalar, dikkatleri ABD’ye çevirdi. Ancak yapılan açıklamalarda bu
patlamalarla ABD’nin ilgisi olmadığı belirtildi.[30]
Eylemin
sorumluluğunu üstlenen tek örgüt, Japon Kızıl Ordusu olmasına rağmen,
başlangıçtan itibaren ABD, Usame bin Ladin’i eylemin sorumlusu olarak ilan
etmekteydi.[31]
11 Eylül günü, akla Japon teröristlerin gelmesinin sebebi; kuşkusuz onların
harakiri ve kamikaze gelenekleridir.[32]
ABD,
saldırıyı Japon Kızıl Ordusu üstlendiği halde, Usame bin Ladin’i sorumlu olarak
göstermişti. Çünkü; gücü neredeyse tükenmiş eski bir örgüt olan Japon Kızıl
Ordusu’nun böylesine organize bir eylemi yapabileceğine ihtimal verilmemekteydi.
Kaldı ki; bu iddia, ABD’nin yapmak istediği yeni düzenlemeye imkan verecek,
gerekli koşulları sağlayacak özelliğe de sahip değildi. ABD’nin kendi çıkarları
açısından milyarder terörist Usame bin Ladin, Ladin’in yaşadığı ülke Afganistan
ve burada kendisine kucak açan Taliban rejimi çok daha iyi bir
düşmandı.[33]
Saldırıların
sorumlularına ilişkin en ilginç suçlama ise, ABD’deki Hristiyan/sağ görüşün önde
gelen temsilcilerinden Jerry Falwell tarafından yapıldı[34]:
Kürtajdan
yana olanlar bu olayın yükümlülüğünü kısmen üstlenmelidirler, çünkü Tanrı’nın
iradesiyle alay edilmez. Gerçekten de kanım odur ki; inançsızlar, feministler,
eşcinseller, lezbiyenler,... Parmağımı onların yüzüne çeviriyor ve diyorum ki:
Bu olayın olmasına yardım ettiniz!
Bu
arada olası bir Amerikan saldırısına karşı Afganistan’daki El-Kaide örgütünün
kamplarında bulunan Arap militanların, bu kampları terk etmeye başladıkları
öğrenildi. Henüz savaş başlamamıştı ama Ruslar, Usame bin Ladin’in Afganistan’ın
Kandahar kentinde olduğunu ABD’ye bildirdi.[35]
ABD
tarafından 11 Eylül saldırılarının faili olduğu ilan edilen Usame bin Ladin,
Pakistan-Peşaver’de bulunan Afgan İslami Basın Ajansı’na gönderdiği açıklamada
“ABD parmağı ile beni gösteriyor ama bunu asla ben yapmadım. Bunu yapanlar kendi
çıkarları için yaptılar. Ben Afganistan’da yaşıyorum ve bu tür eylemlere izin
vermeyen Emir-ül Müminun Molla Ömer’e bağlıyım.” dedi. CIA’nın ele geçirdiği ve
13 Aralık 2001’de dünya kamuoyuna sunulan bir kasette ise, Bin Ladin olayı
üstleniyor, eylemin başarısından söz ediyor ve “Allah’a şükürler olsun ki,
doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm Amerika korku içinde” diyordu.[36]
11
Eylül’den sonra en çok sorulan sorulardan birisi; dünyanın en büyük ve en iyi
istihbarat servislerine sahip olduğu düşünülen ABD’nin bu tür bir saldırıyı
tespit etmek ve önlemekte neden başarısız olduğuydu. Daha da ileri gidilerek,
başta CIA ve MOSSAD olmak üzere birçok gizli servis tarafından izlenen Bin
Ladin’in böyle bir eyleme nasıl hazırlandığı sorulmaya başlanmıştı. Birçok
analizciye göre gizli servisler Bin Ladin konusunda başarısız
olmuşlardı.[37]
5
Ekim 2001 tarihinde İran’ın Entehab gazetesinin siyasi muhabiri Msoin Mondegari
ile bir röportaj yapan Taliban Lideri Molla Ömer, “saldırılarla ilgileri
olmadığını, savaş esnasında dahi sivil ve masum insanların öldürülmesini doğru
bulmadıklarını ve ABD’nin İslam dünyasının güçlenmesini engellemek için Usame
Bin Ladin’i bahane ettiğini” söylemekteydi.[38]
Saldırının
Ladin tarafından yapılıp yapılmadığı net değildi, ama kesin olan bir şey vardı;
o da ABD’nin özellikle Ortadoğu ve Orta Asya’da büyük bir operasyona girişeceği
idi. Saldırılardan iki gün sonra, Amerikan televizyonları, saldırılarda
kullanılan uçakları kaçıran hava korsanlarının Mısır ve Suudi Arabistan uyruklu
olduklarını ve Usame Bin Ladin ile bağlantılı olduklarını duyurdular.[39]
11
Eylül - El-Kaide ilişkisini açığa çıkardığı düşünülen bir diğer gelişme ise, Bin
Ladin’in örgütün bazı hücrelerine 11 Eylül olaylarından sonra telefonla “iki
hedef vuruldu” şeklinde haber verdiği iddialarıydı.[40]
Bütün
bunlara rağmen, ABD’nin elinde maddi bir delil bulunmuyordu. Ama tüm
değerlendirmeler ve veriler şüpheleri Usame bin Ladin üzerinde topluyordu. ABD
ellerindeki delilleri -güvenlik gerekçesiyle- kamuoyuna sunmuyor fakat müttefik
ülkelerle yapılan ikili görüşmelerde bu delilleri açıklıyordu. Liderler ise
tatmin edici deliller gördüklerini belirterek Amerika’yı destekliyordu. ABD’nin
elinde Usame Bin Ladin’le ilgili sağlam deliller olmaması sebebiyle, delil
niteliğindeki dosyaları kamuoyuna açıklamadığı düşünülmektedir.[41]
CIA
ve FBI’ın özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa istihbarat servislerinin
yardımıyla topladığı kanıtlardan oluşan dosya, Bin Ladin’in yönetimindeki
El-Kaide örgütünün Avrupa ülkeleri de dahil yaklaşık 34 ülkede hücre tipi
örgütlenmesinden ve bu hücrelerin Afganistan’la ve Bin Ladin’le bağlantılarından
bahsetmekteydi. Ayrıca, bazı telefon konuşmaları ve 19 şüpheli hava korsanının
hesaplarına El-Kaide’den para aktarıldığına dair banka dekontları da vardı.
Ayrıca NATO toplantısına katılan diplomatlar, kulislerde dosyanın aslında
siyasal nitelikli olduğunu belirtiyorlardı.[42]
Chomsky’e
göre ise; “Faillerle ilgili olarak, pek emin olduğumuz söylenemez. ABD, anlamlı
bir kanıt sağlama konusunda ya yetersiz ya da isteksiz”dir.[43]
Bir
yazar ise, bu durumu şöyle değerlendirmektedir[44]:
Neresinden
bakarsanız bakın, 11 Eylül saldırılarıyla Usame bin Ladin arasında bağlantı
kuracak kanıtları -mahkemeye sunulabilecek nitelikte sağlam kanıtları- bulmak
imkansızdır. Şimdiye kadar öyle görünüyor ki, Bin Ladin’in suçlanmasına ilişkin
en ciddi kanı;t saldırıları lanetlememiş olmasıdır. Bin Ladin’in yaşadığı yer ve
koşullar hakkında bilinenlerden hareketle, kişisel olarak saldırıları
planlayamayacağını ve gerçekleştiremeyeceğini söylemek gayet normaldir. Buradan
olsa olsa Bin Ladin’in karanlık bir sima olduğu sonucu
çıkarılabilir.
11
Eylül saldırılarının ardından, El-Kaide’nin yaptığı iddia edilen fakat henüz
ispatlanamayan başka saldırılar da oldu. Bunlar;
13
Mayıs 2003 : Suudi Arabistan – Riyad’da bombalı saldırı: 35
ölü
16
Mayıs 2003: Fas-Casablanca’da 5 bombalı saldırı: 45 ölü,
5
Ağustos 2003: Endonezya-Jakarta’da otele saldırı: 10 ölü, 150
yaralı,
27
Ekim 2003: Bağdat’taki Kızıl Haç Örgütü’ne saldırı: 35
ölü,
9
Kasım 2003: Riyad’da intihar saldırısı: 18 ölü, 200
yaralı,
12
Kasım 2003: Irak’ta İtalyan askeri üssüne saldırı: 27 ölü, 100
yaralı.
5.1. 15 Kasım
2003
Ramazan
ayına denk gelen ve sokaklardaki insanların birçoğunun oruçlu olduğu bir
Cumartesi günü, saat 09:30’da Şişli Beth İsrael Sinagogu’na ve 09:34’te Beyoğlu
Neve Şalom Sinagogu’na intihar saldırıları düzenlendi.[45]
Saldırılar, bomba yüklü kırmızı renkli kamyonetlerin, sinagoglara çarpmasıyla
gerçekleştirildi. Her iki bombalama olayında, iki eylemci dahil 26 kişi öldü ve
303 kişi yaralandı.[46]
Saldırıların
ardından, merkezi Londra’da bulunan “El-Kuds El-Arabi” isimli Arapça gazete,
El-Kaide’nin İstanbul’daki saldırıları üstlendiğine dair bir elektronik posta
aldıklarını duyurdu. Açıklamada; saldırıları El-Kaide’ye bağlı olan “Şehit Ebu
Hafız el-Mısri Tugayı” nın üstlendiği bildirildi.[47]
Bu örgüte/tugaya adını veren ve birçok El-Kaide eyleminin örgütleyicisi olan Ebu
Hafız El Mısri’nin, bu eylemden tam 2 yıl önce 15 Kasım 2001 günü Kabil’de
öldürülmüş olması da önemli bir ayrıntı ve saldırı tarihi açısından değerli bir
ipucudur.
Aynı
gün, 7 kişiden oluşan ZAKA isimli bir arama kurtarma ekibi, İsrail’den
Türkiye’ye geldi ve saldırıların yapıldığı yerde çalışmalar yaparak bölgedeki
ceset parçalarını topladı.[48]
Ancak ZAKA ekibinin İstanbul’a gelmesiyle birlikte, “bu ekibin ‘acil
yardım-arama- kurtarma’ gibi kutsal amaçlar altına gizlenerek istihbarat
çalışması yapan MOSSAD ajanlarından oluştuğu, bölgede istihbarat çalışması
yaptıkları, saldırıda MOSSAD’ın da parmağı olduğu ve bu ekibin bölgedeki
delilleri toplayıp götüreceği,…vs.” gibi bir sürü iddia ortaya atıldı. Ancak bu
iddialar cevap bulamadı ve ekip bir süre sonra İsrail’e geri
döndü.
ABD
Başkanı George W. Bush, İstanbul’daki saldırılarla ilgili olarak Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ı telefonla aradı ve “ABD'de benim gibi bir dostunuz olduğunu
unutmayın. Bu olay, teröre karşı mücadelemizi aksatmayacaktır. Teröre karşı
sonuna kadar mücadele edeceğiz.” dedi.[49]
Bu
saldırıların özellikle Musevi ibadethanelerine gerçekleştirilmesi sebebiyle
gözlerin çevrildiği İsrail’in Dışişleri Bakanı Silvan Şalom, saldırılardan bir
sonraki gün saat 07:30 sıralarında İstanbul’a geldi. İstanbul’da bir dizi
görüşme yaptıktan sonra Türk Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’le ortak bir basın
açıklaması yaptı ve “Hep birlikte mücadele edersek, bu aşırı uçtaki radikal
kişilere karşı gelirsek, biz galip çıkacağız. Artık terörizmin her yeri
vurduğunu kavramanın vakti geldi. Uluslararası camia birlikte çalışmalıdır. Bu
teröristlere karşı hep birlikte mücadele edersek, bu mücadeleyi biz kazanırız.”
dedi.[50]
Ancak
İsrail Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye gelmesi ile ilgili olarak
değerlendirilmesi gereken fakat unutulan önemli bir nokta da, sinagoglarda
bulunan insanların “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı” ve “Türk” olduklarıdır.
Saldırı sonrasında meydana gelen gelişmeler ise, ölenlerin “İsrailli” olarak
değerlendirilmelerine yol açmıştır. Bunun yanı sıra, İsrail Hükümeti bu
saldırıları, dünya üzerinde uyguladığı “psikolojik harekat” kapsamında da
kullanmış ve dünyaya “mağdur halk” oldukları mesajını –Türkiye üzerinden-
başarıyla vermiştir. Bu makalenin yazarı anti-semitist yahut Yahudi düşmanı
olmamakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin başka bir ülkenin oyununa alet
olmasını hazmedememektedir.
5.2. 20 Kasım
2003
İstanbul’daki ilk
saldırılardan 5 gün sonra, 20 Kasım 2003 günü saat 11:00’de HSBC Bank Genel
Müdürlük binası ve İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu önünde iki şiddetli
patlama meydana geldi. Bu saldırılarda ise, 28 kişi hayatını kaybetti, 450 kişi
yaralandı. İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu Roger Short da bu saldırılarda
ölenler arasında bulunuyordu.[51]
Anadolu
Ajansı İstanbul Bölge Müdürlüğü’nü telefonla arayan bir kişi, Levent ve
Beyoğlu’nda gerçekleşen patlamaları, yasadışı İBDA/C ve El-Kaide’nin ortak
eylemi olarak üstlendi.[52]
Daha sonra ise, El-Kaide’ye bağlı Ebu Hafız el-Mısri Tugayı’nın İstanbul’daki
ikinci ikiz saldırıları üstlendiği açıklandı.[53]
20
Kasım tarihinde gerçekleşen bu saldırılar, özelde Türkiye’ye genelde dünyaya
yönelik çok önemli mesajlar içermektedir. Ancak “İstanbul’da patlayan bombaları
anlamak için sadece İstanbul’da cereyan eden vahim hadiseleri incelemek yeterli
değildir. İstanbul’da gerçekleşen saldırı, 11 Eylül 2001’de başlayan ve dokuz
ülkede gerçekleşen bombalı terör saldırılarının bir parçasıdır ve gerçek
çerçevede bakılınca anlaşılabilir.”[54]
İlk
saldırıların ardından, dünya kamuoyu tarafından terör ve teröristlere yönelik
ağır ithamların yapıldığı, tüm dünyada –özellikle Türkiye’de (ve daha da
özellikle İstanbul’da)- güvenlik önlemlerinin arttırıldığı bir dönemde, aynı
metotla ve daha da güçlü bir şekilde eş zamanlı olarak 2 bombalı saldırının daha
gerçekleştirilmesi, ciddi bir meydan okumadır. İstanbul’daki saldırıların,
özellikle ikinci saldırıların en büyük, en önemli ve en tehlikeli mesajı da
kanımızca budur. Terörün ve teröristlerin içinde bulunduğu bu “meydana okuma”
psikolojisi, terörün kavramsal çerçevesini zorlayacak ve terörü daha da
tehlikeli bir mecraya sürükleyecek gibi görünmektedir. Çünkü; bir terör
eyleminin ardından yapılacak “her şey”, bir sonraki saldırının şiddetini
arttırma riski taşıyacaktır. Güvenlik önlemlerini arttırmak, saldırıları
lanetlemek,[55]
teröristlerin peşine düşmek,…vs. daha zor olacaktır. Bu durum, teröristleri daha
da tahrik etmemek ve yeni saldırıların olmasını engellemek için, toplumu/devleti
daha yumuşak hareket etmeye zorlayacak, bu da toplumun terör karşısında pasifize
edilmesi, sindirilmesi ve terörün “asıl” hedefine ulaşması anlamına
gelecektir.
5.3. Saldırı Sonrası
Gelişmeler
Terör
saldırılarının, ortaya koyduğu bir diğer önemli sonuç da Türkiye’de gündemde
olmayan ve belki farkında dahi olunmayan bir çok sorunu gün yüzüne çıkarmış
olmasıdır. Polis-Basın ilişkileri, basının rolü, istihbarat karmaşası, güvenlik
kuvvetleri arasındaki koordinasyon eksikliği,…vs. gibi bir çok konu bu
saldırıların ardından tartışılmaya ve çözülmeye
başlanmıştır.
5.3.1. Polis-Basın
İlişkileri ve Basının Rolü
22
Kasım 2003 günü, İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yapılan bombalı
saldırıda şehit olan polis memurları Hüseyin Apaydın ve Salih Çapkın için
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir tören düzenlendi. Bu törende konuşan İstanbul
Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, basını ve medyayı olayda sorumsuz davranmakla
suçladı ve “Basınımız, faillere uzanmaktayken, aramızda 1 saat kalmışken
maalesef failleri ve uzantılarını deklare etti. Eğer basının sorumsuzluğu
olmasaydı, şu anda bu şehitlerimiz burada yatmıyor olacaktı. Şehit
vermeyecektik, 27 vatandaşımız ölmeyecekti. Ancak sorumsuzca yapılan bu
yayınlar, özgür basın adına, maalesef 27 vatandaşımızın şehit olmasına sebep
olmuştur.” dedi.[56]
Cerrah’ın
bu eleştirisinin ardından Başbakan Erdoğan da Cerrah’a sahip çıkan ve
eleştirilerini destekleyen bir açıklama yaptı. Saldırılar sonrasında DGM
tarafından basına, terör olaylarına ilişkin yayın yasağı getirilmesine rağmen,
medyanın insanı dehşete düşürecek sahneleri yayınlamaya devam etmesi üzerine
Başbakan Erdoğan; “Buna rağmen medya, insanı dehşete düşürecek o sahneleri
yayınlamaya devam ediyor, isimleri vermeye devam ediyor. Allah aşkına biz
terörle nasıl mücadele edeceğiz? Bu bir sorumluluk, mesuliyet ister. Bu
duygulardan uzak olduğumuz sürece, bu mücadeleyi nasıl sürdüreceğiz?Medyayı
sorumluluğa davet ediyorum…Bu bilgi akışlarını şu veya bu şekilde temin edip
bunu ifşa etmenin medyaya kazandırdığı nedir? Millete kaybettirdiği nedir?
Emniyet Müdürü’nün feryadı, bu tespitin çok acı bir tablosudur.”
dedi.[57]
Bu
açıklamaların ardından Polis-Basın arasında bir gerginlik yaşandı. Emniyet
mensuplarının bir çoğu tarafından İstanbul Emniyet Müdürü’nün sözlerinin gerçeği
yansıttığı şeklinde bir görüş birliğine varıldığı, bu makalenin yazarı
tarafından gözlemlenmiştir. Ancak bunlardan daha önemli olanı, Polis-Basın
ilişkilerinin ne seviyede, ne ölçüde olacağının net olmaması ve kişilere göre
değişen bir ivme göstermesidir. Bunların yanı sıra, her iki kurumun da başarılı
bir şekilde çalışabilmek için, diğer kurumla iyi bir işbirliği içinde olma
zorunluluğu da gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Bu bağlamda, Polis-Basın
ilişkileri hassas bir konu olmakla birlikte, basının bu tür olaylarda ve
özellikle terör eylemleri neticesinde yapacağı yazılı ve görsel yayınlarda her
zamankinden daha hassas olması gerektiği, bu olayın ardından daha net bir
şekilde ortaya konmuştur. Polis Teşkilatına düşen de; kamuoyuna sağlıklı bilgi
akışının sağlanması için, istihbari önem arzetmeyen konuları basınla paylaşmak
ve gelişmeleri merakla takip eden kamuoyuna yardımcı
olmaktır.[58]
Ancak
Türk basınının sorumluluğu, bunların da ötesindedir. Çünkü, Türk Basının bu
olaydan önceki birçok yayınında da Türkiye’yi uluslararası ortamda zor duruma
soktuğu, Türk Basınının Türkiye’ye terör örgütlerinden daha çok zarar verdiği
şeklinde eleştiriler sık sık dile getirilmektedir. Bazı gazeteciler ise,
“olayların saklanmasının bir anlam taşımadığını, devletin hatalı davranışlarda
bulunduğunu, ancak basının bunu aydınlatması üzerine basının suçlu olarak ilan
edildiğini, halbuki kendisine çeki düzen vermesi gerekenin basın değil, devlet
olduğunu” ifade etmişlerdir. Ancak bunun doğru olmadığı, dünyanın birçok
ülkesinde basının devlete destek olduğu ve ülke çıkarlarını gözeterek yayın
yaptığı bilinmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Kantarcı şöyle bir değerlendirme
yapmaktadır[59]:
…İstanbul’daki
bombalama olaylarını üstlenen bir terör örgütü kendi internet sitesinde,
amaçlarının İngiliz çıkarlarına darbe vurmak olduğunu açıklamıştır. İngiliz
çıkarlarına İngiltere’de değil de Türkiye’de darbe vurmak fikri ve eylemi
oldukça düşündürücüdür. … Türk medyasının kontrolsüz yayın anlayışı sayesinde
olayları gerçekleştiren terör örgütü, sesini başka hiçbir ülkede bu kadar
sansasyonel olarak duyuramazdı. İngiliz çıkarlarına darbe vurma amacıyla
yapıldığı iddia edilen terör eylemleri İngiltere’de yapılmış olsaydı, söz konusu
gelişmeden bırakın dünya kamuoyunu, patlamaların gerçekleştiği mahallerin
dışındaki İngilizlerin dahi haberi olmazdı.
Saldırılardan
sonra, bu görüşü destekleyen birçok görüş daha ortaya atılmış ve Türk Medyası bu
konuda çok sert eleştirilere tutulmuştur. Saldırıların niteliği incelendiği
takdirde, eylemlerin Türkiye açısından ideolojik bir anlam taşımadığı ortaya
çıkmaktadır. Çünkü, saldırılarda Türkiye’ye yönelik ideolojik bir taraf olsaydı,
saldırıların Türkiye’yi temsil eden hedeflere karşı gerçekleştirilmesi
gerekirdi. Oysa ki sinegog, banka yahut başkonsolosluk bu çerçevede
değerlendirilebilecek durumda değildir.[60]
Buradan da, Türkiye’nin eylemciler açısından kolay ve ses getiren eylem
yapılabilecek bir yer olarak değerlendirildiği sonucu çıkarılabilir. Ki eğer
böyleyse, eylemcilerin Türkiye’yi tercih etmesinde Türk Basınının sorumsuz
yayınlarının büyük önemi vardır ve Türk medyası bu stratejisini sürdürürse,
Türkiye daha birçok terör saldırısına maruz kalacaktır.
5.3.2. İstihbarat
Yapılanması ve Koordinasyon Eksikliği
Saldırılar
sonrasında ortaya çıkan bir diğer sorun da, Türkiye’deki istihbarat kurumları
arasında çok başlılık olduğu ve koordinasyon eksikliği yaşandığıdır. Nitekim,
saldırılar göstermiştir ki Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü
ve Jandarma Genel Komutanlığı istihbarat çalışması yapmakla görevlidir ancak, bu
bilgileri birbirleri ile paylaşmamaktadır. Her kurumun elinde “puzzle”ın bir
parçası bulunmakta ve bu parçalar bir araya gelmeden “bütün resim”i görüntülemek
mümkün olmamaktadır.
Bu
saldırılarda, istihbarat örgütleri tarafından yeterince bilgi sağlanmadığı,
örgüt elemanlarının haberleşmelerinin takip edilmediği, eylemlerde kullanılan
malzemenin temini ile ilgili bir takipte bulunulmadığı ve yurt dışı destekli
olduğu düşünülen bu eylemlerde rol alanların ülkeye girişleriyle ilgili
bilgilerin tespit edilemediği anlaşılmaktadır. İstihbarat alanında var olduğu
düşünülen bu çok başlılığın ilerleyen süreçte de devam ettiği
değerlendirilmektedir. Nitekim; Jandarma Genel Komutanlığı Suriye’de bir
operasyon gerçekleştirerek eylemlerle ilgisi olduğu düşünülen 22 kişiyi
yakalamış ve Türkiye’ye getirmiştir. Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, Jandarma
tarafından gözaltına alınan Hilmi Tuğluoğlu’nu takip ettiklerini ancak bombala
talimatlarını veren Azad Ekinci ve Gürcan Baç ile Suriye’de buluşmasını
beklediklerini belirterek “Jandarma’nın aceleci davrandığını ve bir çuval inciri
berbat ettiğini” iddia ettiğine dair, kaynağı belirtilmeyen haberler basında yer
almıştır.[61]
İlerleyen
günlerde, İstanbul’daki bombalama olaylarına karışan teröristlerden birinin
İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından takip edildiği, Emniyet’in DGM’ye
başvurarak telefon dinlemesi yapmak için izin istediği ve DGM’nin “şahsın
yurtdışı ile irtibatı olduğu için, konuyla MİT’in ilgilenmesi gerektiğini”
söylediği iddi edilmiştir.[62]
İstihbarat alanında bir koordinasyon eksikliği olduğu yönündeki iddialar,
Bakanlar Kurulu toplantısı’nda da tartışılmıştır.[63]
Bir
süre sonra Başbakanlık tarafından EGM’ye, istihbaratla ilgili bir takım ek
yetkiler tanınmıştır. “Çok Gizli” damgalı Başbakanlık genelgesi uyarınca, EGM
İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlı -bütçesi Başbakanlık tarafından
karşılanacak- özel bir birimin kurulmasına ve bu birimin tanık koruma, örgütlere
ajan yerleştirme, kimlik/pasaport verme, yüz değiştirme ve hatta gerekli gördüğü
takdirde paravan şirket kurabilme imkanı verilmiştir.[64]
Bu konuyla ilgili olarak dikkat çeken bir husus, bugüne kadar sadece MİT'in
kullanabildiği bir yetki olan istihbarat amaçlı şirket kurma veya kurdurma
yetkisinin, EGM’ye de verilmiş olmasıdır. Bunun yanında, EGM’ye yasayla
verilmeyen bu yetkinin genelgeyle verilmesinin hukuki olmadığı ve bunun yasaları
zorlamak anlamına geldiği yönünde bir takım eleştiriler de gündeme gelmektedir.
Ayrıca, EGM İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un, “Cumhuriyet’in 80. Yılında
Polisin Dünü, Bugünü, Yarını” konulu panelde yaptığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün
Genel Müdürlük statüsünden “Emniyet Müsteşarlığı” statüsüne çıkarılması
yönündeki konuşması[65]
bu kapsamda değerlendirilmesi gereken önemli bir
konudur.
Bunun
yanı sıra, İngiltere’nin, Türkiye’de yeni saldırılar olacağı yönündeki bilgiyi
Türk istihbarat yetkililerine iletmek yerine basınla paylaşması kaygı uyandıran
ayrı bir sorundur. Nitekim Başbakan Erdoğan, bu durumu “istihbarat sulanması”
olarak değerlendirmiştir.[66]
5.3.3. “İslami Terör”
Kavramı
İstanbul’daki
saldırıların İslam dini açısından mübarek olan Ramazan ayı içerisinde meydana
gelmesi ve ölen vatandaşlarımızın birçoğunun oruçlu iken bir terör olayına maruz
kalması ve hayatlarını kaybetmeleri kamu vicdanında büyük bir yara açmıştır. Bu
saldırıların dini bir söylemle yapılması ve Allah’a ibadet etmekte olan masum
insanların, yine Allah adına öldürüldüklerinin iddia edilmesi, terörizmin
ideolojisi açısından büyük bir handikap olarak ortaya çıkmaktadır. Barış ve
kardeşlik dini olan İslam’ın, masum insanların öldürülmesini emretmesi kabul
edilemez bir iddiadır. Bu bağlamda, din adına eylem yaptıklarını iddia eden
teröristlerin, dini yeterince bilmedikleri ve anlamadıkları
değerlendirilmektedir. Bu kapsamda, ölenin de öldürülenin de “şehit” olduğu
düşüncesi, İslam’ın ruhuyla örtüşmemektedir. Ancak, bir yazar bu konuyla ilgili
olarak çok ilginç(!) bir değerlendirmede bulunmaktadır[67]:
...Müslümanları
siper ederek arkalarına sığınan kafirleri öldürmenin başka yolu yoksa; onların
öldürülmediği takdirde Müslümanların hezimete uğrama ihtimali varsa veya
İslamiyet'in ve Müslümanların tamamen ortadan kaldırılması ihtimali varsa; böyle
durumda, aralarında Müslümanlar da olduğu halde kafirlerin vurulması caizdir.
Yalnız, vururken ana hedef kafirler olmalıdır. ...Bir kısmı da İslam adına
çıkarak ahkam kesiyor: Dinde masumları öldürmek yokmuş! Müslümanların istişhad
(şehitlik) hareketlerine “terör” suçlaması yapanlar, üstelik de bu suçlamalarını
din adına yapanlar; sizin şu İslam kaynaklarından gerçekten haberiniz yok
mu?
Türkiye’nin
içinde bulunduğu böylesine hassas bir dönemde, üstelik henüz bu saldırılarda
ölen insanlarımız acısı bu kadar sıcakken, bu tip bir açıklama yapılmasını kabul
edebilmek mümkün değildir. Terörü mazur gören ve bunu din kisvesinin altına
sokarak dini lekeleyen bu tip bir açıklamanın, toplumu huzursuz etmek ve din
düşmanlığını arttırmaktan başka bir amaca hizmet etmeyeceğinin bilinmesi
gerekir. Terörle -özellikle dini referanslı terörle- mücadele ederken, terör
örgütleri ve teröristlerin yanı sıra bu tip hastalıklı fikirlerle de mücadele
edilmeli ve bu odakların kutsal İslam dinini lekelemesine izin
verilmemelidir.[68]
Yapılan
saldırıların, en çok İslam dinine zarar verdiği düşüncesiyle Ramazan Bayramı
namazının ardından Başbakan Erdoğan tarafından bir açıklama yapıldı ve “Ben,
İslami terör ifadesini duyduğum zaman buna tahammül edemiyorum, dayanamıyorum.
Şahsen kanıma dokunuyor.” dedi.[69]
Başbakan
Erdoğan gibi Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, İslami teröre vurgu yaparak,
“Bazı terör örgütleri din adına bu işleri yapıyorlarsa
İstanbul’u
değil İslam’ı vurdular.” dedi.[70]
Ancak,
özellikle Başbakan’ın bu tutumu, Dışişleri Bakanlığı’nın birçok ortamda “İslami
terör” kavramı yerine “dini terör” kavramını zaten kullanmakta olduğu ve
Başbakan’ın bunu atladığı gerekçesiyle eleştirildi.[71]
Bunun yanı sıra, Başbakan’ın bu yaklaşımının “Terörün dini, milliyeti,
ideolojisi olmaz tezini desteklemediği, tersine terörizme karşı mücadelede zaafa
yol açtığı” şeklinde iddialar da gündeme geldi.[72]
Terör
ve İslam kavramlarının beraber anılması, üzüntü verici bir olay olmakla beraber,
birçok terör örgütünün eylemlerini İslam adına yaptıkları da bir gerçektir. Bu
bağlamda, esas mesele “kavramla değil terörün kendisiyle mücadele” olmalıdır.
“İslami terör” kavramı yerine pekala başka bir kavram bulunabilir/üretilebilir.
Ancak asıl olan, bu eylemlerin din adına yapılmasının ve insanların dini
duygularının sömürülmesinin engellenebilmesidir. Bu kapsamda, İslam’ın terör
üreten ve hatta terör emreden bir din olmadığı da dünya kamuoyuna -ve özellikle
teröre başvurmaya müsait Müslüman halklara- iyi
anlatılmalıdır.
El-Kaide
gibi dini referanslı bir terör örgütü açısından ise, birincil eylem alanı olarak
Müslüman dünyasının seçilmesi, dikkat edilmesi gereken bir husustur. Nitekim
örgütün üst düzey yöneticilerinden bir olan El Katada’nın “Müslüman alemini
düzeltmeden kafir alemine yönelmek yanlıştır.” cümlesi,[73]
bunun sebebini oldukça açık bir şekilde anlatmaktadır. Üstelik sadece El
Katada’nın değil, örgüt içerisindeki bir çok önemli din adamının da benzeri
düşünceleri seslendirdikleri bilinmektedir.
6.
Sonuç
Soğuk
Savaş döneminden ve hatta daha da öncesinden, terör bir dış politika aracı
olarak görülmekte ve kullanılmaktadır. Bunda terörist eylemlerin maliyetinin ve
riskinin düşük olmasının yanında, toplumda korku ve dehşet yaratmasının da büyük
rolü vardır. Türkiye’de, çeşitli jeopolitik sebeplerle, uzun yıllar teröre hedef
olmuş bir ülkedir.[74]
28
Şubat 1997 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından, Türkiye’de
dini motifli örgütlerle kararlı bir mücadele sürecine girilmiştir. Bununla
beraber dini motifli örgütlerle mücadele adına atılan adımlar neticesinde,
insanlarımızın dini inançlarını sömürerek din adı altında vahşet uygulayan terör
örgütleri -özellikle Hizbullah- çökertilmiştir. Ancak insanımızın dini
duygularının hassas olması ve terör örgütlerinin bunu kullanması sebebiyle,
samimi dindar insanların radikalleştirilerek terör çizgisine çekilmesinin
önlenmesi terörle mücadele adına yapılabilecek en önemli harekettir. Bu
bağlamda, dini söylem kullanarak dünyanın dört bir yanında binlerce insanın
ölmesine sebep olan terör örgütü El-Kaide’nin ortaya çıkışı, işleyişi,
söylemleri ve eylemleri bu makalede ayrıntılı bir şeklide incelenmiştir.
Bu
kapsamda 15-20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da meydana gelen bombalı
saldırılar, daha önceden Türkiye’de hiçbir eylem yapmamış olan El-Kaide
örgütünün, artık Türkiye için de ciddi bir tehdit haline geldiğini göstermiştir.
Terörle ve özellikle radikal dini terörle mücadelede oldukça başarılı
operasyonlara imza atan Türk Güvenlik Teşkilatları, bundan böyle El-Kaide’yi de
ciddi bir takip altına almak ve bu konuyla ilgili uzmanlar yetiştirmek
zorundadır. Ülkemiz insanının –fakat öncelikle güvenlik güçlerinin- bu örgütü
iyi takip ve tahlil etmesi gerekmektedir. Örgütün oluşum ve eylem süreci iyi
incelendiğinde görülecektir ki; El-Kaide varlığını ve gücünü halen muhafaza
etmektedir. Bu aynı zamanda örgütün dünya üzerindeki eylemlerinin devam edeceği
anlamına da gelmektedir. Laik-demokratik yapısı nedeniyle radikal islami
görüşler tarafından sert eleştirilere maruz kalan ve İslam’ı
yaşamamakla/bozmakla suçlanan ülkemiz, örgütün bundan sonraki saldırılarının da
muhtemel hedeflerindendir. Örgütün dini referans kaynağı olan Vehhabi ideoloji,
bu bağlamda incelenmesi gereken önemli bir konudur.[75]
11
Eylül saldırıları neticesinde ABD tarafından başlatılan “Teröre Karşı Savaş”,
Türkiye’nin menfaatleri açısından çok büyük bir anlam ifade etmemektedir. Her ne
kadar Türkiye tarafından 51 ülkeyle güvenlik ve işbirliği anlaşmaları imzalanmış
olsa da[76],
saldırılar neticesinde UEFA’nın “güvenlik gerekçesiyle” İstanbul’daki futbol
müsabakalarını başka sahalara alması gibi örnekler, terörle mücadelede
Türkiye’nin uluslararası destekten yoksun olduğunun en önemli göstergelerinden
biridir. Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 17 Kasım 2003 tarihindeki
Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, bazı ülkelerin
Türkiye’ye taziye mesajı göndermesini “timsah gözyaşları” olarak nitelendirmiş
ve “Bize taziye gönderen ülkelerde terör örgütleri bağış topluyor, faaliyet
gösteriyor.” diyerek, bu konuyu çok net bir şekilde özetlemiştir.[77]
Bu
saldırılar neticesinde varılan mutlak sonuçlardan biri de; terörle mücadele
edebilmek için alınacak polisiye önlemlerin yanı sıra, bilimsel çalışmalar
yapılmasının da bir zorunluluk olduğudur. Uzun süreden beri gündemde olan “Terör
Araştırma Merkezi” en kısa zamanda EGM TEMÜH Daire Başkanlığı bünyesinde
kurulmalı ve uluslararası terör, bilimsel metotlarla incelenmelidir.
Uluslararası terörün tarihi oluşumu, ortaya çıkışı ve ilerlemesi incelenmeli ve
bilimsel çözüm önerileri üretilmelidir. Sosyoloji, psikoloji, ilahiyat, hukuk ve
uluslararası ilişkiler bilimleri, terörle mücadele de muhakkak irdelenmeli ve
bir araç olarak kullanılmalıdır.
Bu
makalede, özellikle İstanbul’daki saldırıların detaylarına inilmemiş, saldırı
sonrasında yapılan çalışmalar, failler, operasyonlar, yargılama süreci
incelenmemiştir. Bahse konu gelişmeler, başka bir makale konusu olacağından
saldırıların içeriği, uluslararası yansımaları ve Türkiye açısından önemi bu
makalede detaylı olarak tartışılmıştır. Ancak şu bir gerçektir ki; İstanbul’daki
saldırılar neticesinde, güvenlik kuvvetleri oldukça başarılı çalışmalara imza
atmış ve saldırıların failleri kısa bir sürede ele geçirilmiştir. Bu bağlamda,
güvenlik kuvvetlerinin moral olarak desteklenmesi ve bu saldırılar neticesinde
yapılan özverili çalışmalarla kazanılan deneyimin sistematikleştirilerek
paylaşılması sağlanmalıdır. Bu saldırıların planlanması, yapılması ve akabinde
gerçekleştirilen operasyonlar “Terörle Mücadele Dersi” olarak algılanmalı ve bu
çalışmalar bir kitap haline getirilmelidir.
Sonuç
olarak, El-Kaide örgütünün eylemleri kadar, söylemleri, oluşumu ve hedefleri de
iyi tahlil edilmeli ve potansiyel bir hedef olan ülkemiz, önümüzdeki kritik
siyasi süreçte bu örgütün siyasi, ekonomik ve terör eylemlerine karşı
korunmalıdır. Güvenlik güçlerinin önündeki en önemli süreçlerden biri;
“Uluslararası Terör”le etkin mücadele yöntemleri geliştirebilmektir.
*
Komiser, Yardımcısı, e-posta:
firat-yaldiz@hotmail.com [1] DEMİREL, a.g.e., s.91 [2] REEVE, Simon, The New Jackals: Ramzi Yousef, Osama Bin Laden and The Future of Terrorism, Northeastern University Press, New York, 1999, s.102 [3] “Usame bin Ladin”, http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid, 25 Nisan 2003 [4] “ABD ve Terör: Usame bin Ladin kimdir?”, http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=937, 27 Nisan 2003 [5] KEPPEL, Gilles, Cihad, Doğan Kitapları Yay., İstanbul, 2001, s.355 [6] “Usame bin Ladin”, http://www.bigglook.com/usa/binladen.html, 2 Mayıs 2003 [7] COOLEY, John K., Unholy Wars, Pluto Pres, London, 1999, s.122 [8] YILMAZ, Hasan, - ERKMEN, Serhat, “Olağan Şüpheli: Usame bin Ladin”, Stratejik Analiz, Ekim 2001, s. 139 [9] “Yeşil Teröre Karşı Yeni Dünya Düzeni”, Akşam, 23 Aralık 2002 [10] “Terörün Temeli: El-Kaide”, http://www.teror.gen.tr/turkce/basin/yerli22052002zaman_hurriyet.html, 1 Eylül 2003 [11] BRISARD, Jean Charles – DAQUIE, Guillaume, Yasaklanmış Gerçek: Bin Ladin, Anka Yay., İstanbul, 2002 (çev.Ayşe Meral), s.90 [12] DEMİREL, a.g.e., s.101 [13] SWETNAM, Michael S., - ALEXANDER, Yonah, Usama bin Laden’s al-Qaida: Profile of a Terrorist Network, Transnational Publishers, New York, 2001, s.6 [14] “Usame bin Ladin Kimdir?”, http://www.yesil.org/teror/usamekimdir.htm, 19 Haziran 2003 * EK-1: Yahudilere ve Haçlılara Karşı Cihat Bildirisi [15] KONGAR, Emre, Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitabevi Yay., İstanbul, 2001, s.81 [16] “Usame bin Ladin: Milyarder Terörist”, http://www.ntvmsnbc.com/news/105827.asp, 5 Haziran 2003 [17] ERKMEN, Serhat(a), “11 Eylül 2001: Terörizmin Yeni Miladı”, Stratejik Analiz, Ekim 2001, s.12
[18]
“Hedefteki Adam: Usame bin Ladin”,
http://www.hurriyetim.com.tr/dosya/abd_operasyon/ladin.asp,
19 Haziran 2003, [19] “Usame bin Ladin Kimdir?”, http://www.yesil.org/teror/usamekimdir.htm, 19 Haziran 2003 [20] AYDIN, Mustafa - VATANDAŞ, Aydoğan, Kod Adı: Kılıçbalığı, Karakutu Yay., İstanbul, 2001, s.39 [21] “Usame bin Ladin”, http://www.%20biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2489, 20 Haziran 2003 [22] DEMİREL, a.g.e., s.111 [23] DEMİREL, a.g.e., s.115 [24] INDERFURTH, Karl F., “Face to Face with the Taliban”, Los Angeles Times, 23 Eylül 2001 [25] ERKMEN(a), a.g.m., s.7 [26] AYDIN – VATANDAŞ, a.g.e., s.35 [27] SEVER, a.g.m., s.21 [28] CHOMSKY, Noam, 11 Eylül ve Sonrası: Dünya Nereye Gidiyor?, Aram Yay, İstanbul, 2002, s.66 [29] Fox TV, 20:10 Ana Haber Bülteni, 11 Eylül 2001 [30] DEMİREL, a.g.e., s.139 [31] ERKMEN(a), a.g.m., s.8 [32] LINDON, Mathieu, “Humiliés et offensés”, Liberation, 15 Eylül 2001 [33] SEVER, a.g.m., s.28 [34] FREEDLAND, Jonathan, “Blaiming the Victims”, The Guardian, 19 Eylül 2001 [35] DEMİREL, a.g.e., s.143-145 [36] SEVER, a.g.m., s.24 [37] ERKMEN(a), a.g.m., s.12 [38] BURGET, Fazıl Ahmet(a), “Molla Ömer’le Söyleşi”, Stratejik Analiz, Kasım 2001, s.135 [39] DEMİREL, a.g.e., s.143 [40] “Terörün Temeli: El-Kaide”, http://www.teror.gen.tr/turkce/basin/yerli22052002zaman_hurriyet.html, 23 Temmuz 2003 [41] SEVER, a.g.m., s.32 [42] SEVER, a.g.m., s.33 [43] CHOMSKY, a.g.e., s.51 [44] ROY, Arundhati, “The Algebra of Infinite Justice”, The Guardian, 29 Eylül 2001 [45] Neve Şalom Sinagogu’na iki kez daha saldırı düzenlenmişti. Sinagog, 6 Eylül 1986 tarihinde, bombalı ve silahlı iki terörist tarafından basılmış ve baskında 22 Musevi Türk vatandaşı yaşamını yitirmiş, iki terörist de parçalanarak ölmüştü. Bu saldırıyı “İslami Direniş - Kuzey Arap Birliği ve Filistin İntikam” adlı üç ayrı örgüt üstlenmişti. İkinci saldırı ise; 1 Mart 1992 tarihinde yapılmıştı. Sinagoga el bombası atılmış, ancak güvenlik önlemleri nedeniyle saldırı etkili olmamıştı. Sadece bir kişi hafif yaralanmış ve eylemciler de yakalanmıştı. [46] “El-Kaide ile paralellik var.”, Milliyet, 20 Kasım 2003 [47] “İstanbul’u da Ladin Vurmuş”, Milliyet, 17 Kasım 2003 [48] “İsrail’den gelen ZAKA ceset parçası topladı”, Hürriyet, 17 Kasım 2003 [49] “Bush’tan Erdoğan’a taziye telefonu”, Milliyet, 16 Kasım 2003 [50] “İsrail Dışişleri Bakanı İstanbul’a geldi”, http://www.nethaber.com/haber/haberler/0,1082,105303_3,00.html, 31 Aralık 2003 [51] “İstanbul’da terör...”, Milliyet, 21 Kasım 2003 [52] “İBDA/C ve El-Kaide adına üstlenildi”, Milliyet, 21 Kasım 2003 [53] BAŞYURT, Erhan, “Mesaj bu mu?”, Zaman, 23 Kasım 2003 [54] ÖZDAĞ, Ümit, “İstanbul Bombaları”, Stratejik Analiz, Ocak 2004 ( Sayı: 45), s.33 [55] İstanbul’daki saldırıların ardından Başbakan Erdoğan’ın yaptığı “Terörün bize vermek istediği mesajı, elimin tersiyle itiyor ve ayaklarımın altında eziyorum!” şeklindeki sözleri, bu bağlamda değerlendirilmesi gereken önemli bir ayrıntıdır. [56] “Suçluyu buldu”, Hürriyet, 23 Kasım 2003 [57] “İşini yapmayan başkasını suçluyor”, http://www.ntvmsnbc.com/news/245026.asp?cp1=1, 31 Aralık 2003 [58] Nitekim 24 Kasım 2003 günü İstanbul Emniyet Müdürü, İstanbul Valisi ile birlikte Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi’yi ziyaret etmiş ve Polis-Basın arasındaki gerginlik bu ziyaretle ortadan kalkmıştır. [59] KANTARCI, Şenol, “Türk Medyası İstanbul’u Terör Başkenti mi Yapacak?”, 2023 Dergisi, sayı:32, s.42 [60] ÖZDAĞ, a.g.m., s.34 [61] “Polisten Jandarma’ya sitem”, Hürriyet, 3 Aralık 2003 [62] PAZARCI, Emin, “Terör ve Gerçekler”, http://www.habervitrini.com/yazar.asp?yazar=epazarci&sid=1515 [63] “Hükümet kızgın: Bizi yalnız bıraktılar”, Radikal, 18 Kasım 2003 [64] KÜÇÜKŞAHİN, Şükrü, “Erdoğan’dan Emniyet’e MİT Görevi”, Hürriyet, 5 Ocak 2004 [65] “Futbolcu kadar olamadık”, Akşam, 10 Aralık 2003 [66] “Dost değilsen bilelim resti”, Akşam, 27 Kasım 2003 [67] KAPLAN, Mustafa, Vakit Gazetesi, 23 Aralık 2003, ayrıca bkz.: “İşte bir El-Kaide kafası”, Milliyet, 24 Aralık 2003 [68] Bu makalede, Mustafa Kaplan’ın bu iddiaları ile ilgili olarak, İslam dini adına fıkhi tartışmalara girilmeyecek, bu konu din alimlerine bırakılacaktır. Ancak terörle mücadelenin sadece teröristlerle değil, bu tip hastalıklı fikirlerle de yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. [69] “Kanıma dokunuyor”, Hürriyet, 26 Kasım 2003 [70] “Likörlü Bayram”, Hürriyet, 26 Kasım 2003 [71] ÖZDAĞ, a.g.m., s.30 [72] YETKİN, Murat, “Erdoğan neden bu kadar çekiniyor?”, Radikal, 26 Kasım 2003
[73] ERKMEN, Serhat - HASAN, Mazin - ŞÜKÜR, Soran,
“11 Eylül’den Sonra El-Kaide”, Stratejik
Analiz, Sayı: 45 (Ocak 2004), s.43
[74] Terörün, bir dış politika aracı olarak
kullanılması ile ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz.: ÖZTÜRK, Osman Metin,
“Uluslararası İlişkiler, Terörizm ve Türkiye”, 2023, Sayı: 32,
ss.8-12. [75] Vehhabi Hareketi ile ilgili ayrıntılı bir çalışma için bkz.: ECER, Ahmet Vehbi, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, ASAM Yay., Ankara, 2001 [76] ALKAN, Necati, “11 Eylül Saldırılarından İstanbul Saldırılarına Küresel Terörizm”, www.stradigma.com [77] “Bugün bize, yarın size”, Milliyet, 18 Kasım 2003
|
||