ÇOCUK SUÇLULUĞUNDA AİLENİN ROLÜ
Yrd.Doç.Dr. Dolunay Şenol ÇELİK*
Bütün toplumlar varlıklarını korumak ve devam ettirmek
isteğindedir. Bünyelerinde, kendi varlıklarını tehlikeye sokan eylemlerle
karşılaştıklarında, bu eylemleri cezalandırırlar. Ceza, toplumun düzenini bozan
davranışların bir daha yaşanmaması veya en az seviyede karşılaşılması için
yazılı ve yazısız kurallarla önceden belirlenilmiş müeyyidelerdir. Suç da
kısaca, cezalandırılmış davranıştır.
Evrensel toplum kuralları olduğu gibi yerel toplum
kuralları da vardı. Özellikle yerel kuralların yaptırım gücü oldukça fazladır.
Bunun asıl sebebi, insanın sosyal bir varlık olmasıdır. Sağlıklı hiçbir insan
yoktur ki toplumun koymuş olduğu kurallara ilgisiz kalabilsin.
İnsanın sosyalizasyonu doğum öncesinde başlayıp
ölünceye kadar süren uzun bir süreçtir. Bu süreçte insana öğretilen en temel
prensip, topumun hangi evrelerde kendisinden hangi davranışları beklediğidir.
Sosyalizasyon, bireyin içinde yaşadığı toplumun kurallarını öğrenmesi
sonucunda, yaşadığı toplumdaki diğer bireylerle daha uyumlu ve sağlıklı
yaşamasını sağlar; ki bu aynı zamanda onun toplumsal kimliğini de kazanmasıdır.
(Baymur, 1994:273) Biyolojik olarak olgunlaşan bir birey, diğer yandan da
toplumun kurallarını öğrenmek suretiyle sosyalleşir.
Bu güç, ancak geçirilmesi zorunlu olan bu süreçte
insana yardımcı olan ve bu süreci kolaylaştıran aile, oyun grubu, okul, arkadaş
grubu ve kitle iletişim araçları gibi ajanlar vardır. Bu ajanlar içinde en
önemli rolü aile, özelliklede hayatın ilk aşamalarında anne oynar. Anne,
çocuğun anne rahmine düşmesinden itibaren çocuğa en yakın olan kişidir. Çocuk
doğduktan sonra da uzun bir dönem anne ve çocuğun ilişkisi birebirdir. Bu da
annenin sosyalizasyondaki rolünü önemli hale getirmektedir.
Çocuk ve Aile
Çocukluk döneminin tam olarak hangi yaş dönemine
karşılık geldiği ile ilgili evrensel bir kabul bulunmamakta. Eğitimciler,
sağlıkçılar, hukukçular farklı farklı dönemleri çocukluk olarak
tanımlamaktadırlar. Bu dönemler ülkeler arasında da farklılık göstermektedir.
Çocuk haklarına dair sözleşmenin 1. maddesi 18 yaşına kadar her insanın çocuk
sayılacağı ifadesi ile başlar. Medeni kanunun 11/1 maddesinde rüşt yaşı 18
olarak belirlenmiştir. (Çevik, 1997:43-44) Bu kabullere göre, 18 yaşın
altındakileri çocuk olarak kabul edebiliriz.
Savunmasız bir varlık olarak dünyaya gelen insan
yavrusu, başta annesi olmak üzere aile fertleri tarafından korunup kollanmaya
başlanır ve sosyal bir varlık olmaya başlar. Çocuğun normal bir gelişim
gösterebilmesi için fiziksel, sosyal ve psikolojik olmak üzere temel
ihtiyaçları vardır. Bu temel ihtiyaçlar ne kadar zamanda ve yeterli miktarda
karşılanırsa, çocuk, o derece sağlıklı olur. Çocuğun psikolojik ve sosyal
ihtiyaçlarının karşılanması, büyüme ve kişilik gelişimi ile yakıdan ilgilidir.
Çocuğun beden ve ruhsal özelliklerinin bir araya
gelmesinden meydana gelen kişiliği çocuk, organik ve sosyal faktörlerin etkisi
ile kazanır. Kişilik gelişiminde psikolojik ve sosyal ihtiyaçların rolü ön
plandadır.
Yeni doğan bir bebeğin fiziksel ihtiyaçları ön planda
kabul edilse dahi, bütün duygularının etkin olduğu bilinmektedir. Çocuğun ilk
temel ihtiyacı sevme ve sevilmedir. Sevgiden yoksun bir çocuğun güven içinde
büyümesi mümkün olmayacağına göre, fiziksel gelişiminin de sağlıklı olması beklenemez.
Çünkü bütün ihtiyaçların temelinde sevgi vardır. Bu ihtiyacı en iyi sağlayacak
olan da hiç kuşkusuz aile, özelliklede annedir.
Anne, baba çocuğun önünde her şeyden önce bir
modeldir. Bu sebeple "anne ve baba, soyut düzeyde uyarı yerine, somut düzeyde
eylemi temel almalıdırlar"
(Yavuzer,1994:69). Aile çocuk için, adeta insan ilişkilerinin
sergilendiği bir sahnedir. Bu sahnede çocuk, insan ilişkilerini bütün
karmaşıklığı içinde gözlemler ve yaşar. Bu süreçte uzlaşma, anlaşma, bağlılık,
işbirliği, olumlu düşünme ve yaşama gibi olumlu nitelikleri; anlaşmazlık,
çekişme, çatışma, olumsuz düşünme ve yaşama gibi olumsuz nitelikleri ve
tutumları kendi ailesinde kazanır. Aile bireylerinin olumlu ve olumsuz
özelliklerini özdeşim yoluyla kendisine mal eder.
Gözlem konusunda uzman olan çocuk, anne babasının
birbirleri ile, kendisi ve kardeşleri ile ilişkisini gözleyip değerlendirir,
sonuçlar çıkarır ve tepkiler gösterir. Yani aile içi ilişkilerin temelini, anne
babanın birbirlerine karşı tutumu belirler demek mümkündür. Çünkü okul öncesi
dönemde çocuk özellikle anne babanın etkisi altındadır ve onları taklit eder.Bu
dönen çocukta taklit eğiliminin en yüksek olduğu dönemdir.
Suçlu çocuklarda zeka, kişilik ve yakın çevre
özelliklerinin incelendiği 214 tutuklu genç üzerinde yapılan araştırmanın
bulgularına bakıldığında, aile bireylerinin öneminin ortaya ciddi bir şekilde
konulmuş olduğu görülecektir. Araştırma sonuçlarına göre, suçlu gençlerin
birinci derece aile bireyleri arasında önceden hüküm giymişlerin oranının
%54 (Yavuzer, 1981:95) olduğu
görülmektedir. Burada sadece öğrenilmiş davranış olarak suçu göstermenin yanlış
olduğunu da belirtmek gerekir. Öğrenilmiş davranış kadar, aile ortamında suçlu
davranışa alışma, ailenin etiketlenmesi; suçlu bireyle yaşamaya alışma ve suç
işlenmesini kabullenmenin rolünü de küçümsememek gerekir.Kısaca çocuğun
sağlıklı birey olarak yetişmesinde ailenin öneminin küçümsenemeyecek boyutta
olduğunu söylemek mümkün. Çocuğun içinde doğduğu ve yetiştiği aile yapısı,
ailenin genişliği, ailenin sosyo kültürel ve ekonomik düzeyi, ailenin fiziki
ortamı vb. çocuğun ilk sosyal deneyimlerini, dolayısıyla ile de duygusal ve
sosyal gelişmesini ve uyumunu etkileyecektir. (Yavuzer, 1972:105)
Sağlıklı bir aile çocuğa güven duygusu kazandırmalı, sağlıklı
sosyalizasyon vasıtasıyla toplumda kabul görmesi için rehberlik hizmeti sunmalı
ve çocuğun okul hayatında ve daha sonraki hayatında başarılı olabilmesi için
yeteneklerine uygun arzularının gelişimine yardımcı olacak öncü çalışmalarda
bulunmalıdır.
Genellikle başarılı olan insanların, çocukluklarında
sağlıklı, aile ilişkileri içinde oldukları görülmüştür.Mutlu, sevecen, çatışma
ve bunalımdan uzak, yapıcı bireylerin yetişmesi sağlıklı ve dengeli ailelerde
başarılı ilişkilerle sağlanabilir. (Yavuzer, 1999:141).
Doğan Cüceloğlu; aile ihtiyacını “değerli olma
duygusu, güven ortamı, yakınlık ve dayanışma duygusu, sorumluluk duygusu,
zorluklarla mücadele etmek suretiyle zorlukların üstesinden gelmeyi öğrenme,
mutluluk ve kendini gerçekleştirme ortamı ve manevi yaşamın temellerini
oluşturma şeklinde” (1997:91) yedi başlık altında toplamış ve ruhen sağlıklı
veya sağlıksız bireylerin yetişmesinde aile içi iletişinin ön planda
olduğunu (2002:48) söylemiştir.
Yüz yüze ve kulak kulağa iletişimin ve işbirliğinin olduğu
birincil gruplar (Çevik,1996:78), bireyin sosyal nitelik ve ideallerinin
şekillenmelerinde önemli rol oynarlar.Bu temel kabule göre aileyi evrensel bir
birincil grup kabul etmek mümkün. Ailenin, çocuğun sosyalleşmesinde en önemli
ve etkili görevi üstlenmiş olan bir sosyal grup olduğu temel kabulünden hareket
edildiğinde, ailenin, her hangi bir sebeple bütünlüğünde bozulma ya da aile içi
etkileşimin yeterli olmaması halinde sosyalleşme sürecinin önemli ölçüde zarar
göreceği ve sonuçta yetersiz hatta bazen çok daha onarılması güç problemlere
yol açabilecek olan hatalı sosyalleşmelere sebep olabileceği bilinmektedir.
(Uluğtekin, 1991: 34-35)
Sosyalizasyonda yaşanılan bu eksiklik ve yanlışlıklar
bazen hem aileye hem de topluma oldukça büyük maliyetler açabilir. Çocukların
suça itilmesi buna sadece bir örnek teşkil eder. Çocukları suça iten etkenleri
aile açısından şu başlıklar altında toplamak mümkündür :
1 Sağlıksız
Aile İçi İlişkiler
Aile içi ilişkilerin zayıflaması, aile içindeki
bireylerin birbirlerine karşı sorumluluk duygularında, ilgi ve şefkatlerinde
azalma olduğu sürece kişi, dışarıya ve kendi özel ilgilerine
yönelecektir.Özellikle de bu sağlıksız ortam, çocukluk yıllarına denk gelirse,
çocuğu suça iten önemli bir etken olarak ortaya çıkar.Ailedeki bu istenmeyen
durum, olumsuz çevre şartlarıyla da birleşince sapmış veya suçlu davranış
ortaya çıkabilir (İçli, 1999:236)
Aile bireyleri arasında sağlıklı ilişkilerin olmaması,
çocuk büyüdüğü zaman anne babasının rolünü oynamaya devam edeceğinden, çocuğun
ileride hayata uymasında önemli engeller çıkaran son derece sakıncalı bir
mirastır demek mümkün. Bazen bu durum daha ileri boyutlara ulaşarak, çocukta
güvensizlik, gerginlik ve dünyayı tehlikeli bir yer olarak görme (Atav, 1991:7)
kendini emin ve rahat hissetmemeye, dolayısı ile kimliğini bulamamaya kadar
uzanabilir.
Aile içi ilişkilerin temelini anne ve babanın
birbirine karşı tutumu belirler. Gergin ve sürtüşmeli karı – koca ilişkisi
çocuklar için güvensiz ve tedirgin bir ortam yaratır. Anne ve babanın
birbirlerini kötülemeleri çocukları yaralar.Çocuklar bazen bu kavgaların sebebi
olarak kendilerini görürler, bazen da anne babaları ayrılınca ne olacakları
kaygısına kapılırlar. (İmamoğlu,1991:236-240)Bu
durum çocukları hırçın ve yaramaz yapar.
2
Parçalanmış aile
Ölüm, boşanma, geçici ve sürekli ayrılıklar sebebiyle
bilinen aile şeklinden farklılaşmış aileler, parçalanmış aile olarak
adlandırılır. Ailenin parçalanmış olması suçlulukta önemli bir faktördür
(Soyaslan, 1998: 82). Ailenin parçalanması ile aile içinde otorite boşluğu
oluşmakta (Erbasan, 1991: 35), ailenin
çocuk üzerindeki kontrolü ya çok azalmakta yada çok artmaktadır.
Genellikle çocuklar ölüm ve geçici ayrılıkları daha az
sarsıntıyla atlatmakta, ancak boşanmaya daha büyük tepkiler göstermektedirler.
Psikolojik açıdan bu ve benzer problemler yaşamalarına sebep olan anormallikler
yaşarlar.
Özellikle boşanmalar sonrasında çocuk hangi tarafta
kalırsa kalsın, diğer tarafı özlemekte, onun yokluğunu hissetmekte, kendisini
güvensiz ve sevgisiz hissetmektedir. Bu dönemlerde çocuklara ebeveynler de
fazla yardımcı olamamaktadır. Çünkü onlar da yeni bir düzene uymanın
güçlükleriyle başa çıkabilme yolları aramaktadırlar. Boşanmadan sonraki ilk yıl
içinde ebeveyn çocuğundan uygun isteklerde bulunamamakta, çocuğa tutarlı
disiplin uygulayamamakta, sağlıklı iletişim kuramamakta, yeterli sevgi
gösterememektedir. (Erkan, 1989:1-3)
Hükümlü çocukların aile yapılarını ortaya koyan
araştırma sonuçlarına göre %38.89’unun parçalanmış ailelerden geldikleri
belirlenmiştir Bu araştırmaya göre, parçalanmaların %68.58’i ölüm,%31.42’si de
terk ve boşanma sebebiyle meydana gelmiştir.
3 Ailede
Suçlu Kişilerin Varlığı
Çocuk özellikle hayatının ilk yıllarında taklit ve
model almayı tercih ettiği için, çocukların suça itilmesinde, ailede suç
işlemiş kişilerin veya suça meyilli bireylerin bulunması, çocuğun suça
itilmesinde oldukça etkilidir.Suçluluk, ailede öğrenme yoluyla bir kuşaktan
diğerine kültürün herhangi bir unsurunun geçirilmesi gibi geçirilmektedir.
(İçli,1992:31) Aslında bir durum genlerden daha çok öğrenme ile açıklanabilir.
Anne, baba, çocuk ilişkilerini, anne ya da babanın suç
işlemesi iki şekilde etkiler. Bunlardan suç işleyen anne yada baba ceza evine
gittiği için ailenin fiili olarak parçalanmasıdır. İkincisi da anne baba ailede
model olduğundan, anne babanın suç işlemesi çocuğun da suça itilmesinde etken
olur. Araştırma sonuçlarına bakıldığında, ailede ana babanın veya sadece
birisinin suçluluğu ile çocuğun suç işlenmesi arasında anlamlı sonuçlar
çıkmaktadır. (Uluğtekin,1991:43)
Ailelerinde suç işlemiş şahıslar bulunan çocuklar için
hayat, daha güç. Sadece suçu işlemek, etiketlenmek bu çocukların suç
işlemesinde etkili değil, aynı zamanda, evin geçiminden, kardeşlerinin
sorumluluğundan mesul olmaları ve toplumun diğer kesimleri tarafından hor
görülüp dışlanmaları da suça giden bu süreci hızlandırmaktadır.
4 Aile İçi
Şiddet
Aile içinde şiddet meydana geldiğinde, çocuklar maruz
kalsa veya tanık olsalar dahi, bu travmayı yetişkinlerden çok daha uzun sürede
atlatabilmekte, etkilenmektedirler. Şiddet yaşayan ailelerde, şiddet uygulayan
tarafın ailelerinde de şiddet uygulanmış olduğunu gösteren çok sayıda bulgu
vardır. Buradan hareketle şiddetin öğrenilmiş bir davranış olduğu kabul edilir.
Ancak ailesinde her şiddet gören kişinin, şiddet göstereceğini söylemek mümkün
değildir. Ancak bu eğilimin fazla olduğu ve şiddet davranışının ortaya çıkma
eğiliminin yüksek olduğunun söylemek mümkündür.
Üzerinde araştırma yapılan hükümlü gençlerin %78’i
aile içi anlaşmazlık ve şiddetin söz konusu olduğunun söylemiştir. (Arıkan,
1995; 287) Çocuğun ruh ve beden sağlığını tehdit eden, şiddeti öğrenmesi ve
uygulamasına zemin hazırlayan problemlerin başında anne baba tarafından ihmal
edilmeleri ve şiddete uğramaları gelmektedir. (Arıkan, 1988: 7). Şiddetin çok
olduğu bir aile ortamında yaşamaları onları kısır döngü içine sokmaktadır.
Buraya kadar anlatmış olduklarımızdan, çocuğu suça
iten tek etkeni aile kabul ettiğimiz şeklinde yanlış bir yorum
çıkarılmamalıdır. Tabiiki çocuğu suça iten pek çok sebep vardır. Ancak
bunlardan sadece ailenin çocuğun suça itilmesindeki rolü en genel hatları ile
ele alınmaya çalışılmıştır.
Buna göre aile, birey ve toplum açısından önemi
sebebiyle her toplumda sürekli analiz edilen ve önemli veriler veren bir kurum
olmuştur. Aile toplumu üyeleri kanalıyla etkileyip şekillendirmektedir.
Dolayısıyla sosyal düzen ya da düzensizliğin kaynağı olarak kabul
edilegelmiştir.
Özellikle hayatın ilk yıllarında düşünüş, duygu,
sosyal kurum, kural, kıymet hükümleri ve tavırların esasları çocuk tarafından
aile aracılığı ile benimsenir. Bu ilk yılların tecrübeleri, şahsın ilerdeki
hayatında sürekli ve inatçı bir etki yapar. O halde, ailede anti sosyal adet ve
kıymet hükümleri sürekli mevcut ise ya da aile içi ve yakın çevrede kavgalar,
çekişmeler ve huzursuzluklar sebebiyle istenmeyen bir ortamda büyümek zorunda
kalan çocukların, anti sosyal adet ve tavırları öğrenmesi, genel huzursuzluk
sebebiyle da bazı davranış bozukluklarına ve hatalara düşmesi de kaçınılmazdır.
O halde suçlu doğan çocuk yoktur, çocuğun hamurunu
yoğurup şekillendirirken suç potansiyelini kendisine yükleyen ajanlar vardır.
.Bu ajanlar içinde en önemli rol de aileye düşmektedir demek mümkün olmalı.
Buna göre sağlıklı aile, sağlıklı çocuk demek olacağından, öncelikli hedef,
ailenin sağlam ve sağlıklı hale getirilmesi olmalı.
*Kırıkkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim
Görevlisi
KAYNAKLAR
ARIKAN, Çiğdem
(1999) " Ailede Çocuğa Yönelik Şiddet" Hacettepe Üniversitesi
Sosyal Hizmetler Yüksel Okulu Dergisi cilt 1 sayı:1,2,3 s.77 86
ATAV Nephan
(1991) "Şahsiyetin Gelişmesinde Aile Çevresinin ve Ailedeki
Gerginliklerin Etkileri, Aile Yazıları, Cilt:3, Ankara:Aile Araştırma
Kurumları, 5-1-14
BAMUR, Feriha (1994)
Genel psikolji, 8 . Baskı, İstanbul; Binbaşı yayınevi
CÜCELOĞLU Doğan (1997) İçimizdeki Biz, 12 basım,
İstanbul ; Sisten Yayıncılık.
CÜCELOĞLU Doğan (2002) Yeniden İnsan İnsana; 21 Basım,
İstanbul: Remzi Kitabevi
ÇEVİK, Dolunay (1996) Sembolik Etkileşim,
Ankara;Belvak yayınları.
ÇEVİK, Dolunay (1997) Çalışmazsam Okuyamam, Ankara;
Ankara Büyük şehir Belediye Eğitim Kültür Dairesi yayınları.
ERBASAN, Turgut (1991) Çocuk suçluluğunun oluşumunda
Aile Etmeni ;Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu Derneği cilt,
2 sayı: 5,34,37
ERKAN, Gönül (1989) "Ana Babanın Boşanması
Sırasında Çocuğun Yaşının Önemi",Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler
Yüksek Okulu Dergisi cilt :7 Sayı:1,2,3,5-1-6
İÇLİ Tülin (1999) Kriminoloji, 3 baskı, Ankara; Bizim
Büro Yayınları
İÇLİ Tülin (1992)
Türkiye"de suçlular- Sosyal- Kültürel ve Ekonomik Özellikleri, 2 Baskı
Ankara. Bizim Büro Yayınları.
İl, Sunay; ARIKAN, Çiğdem (1995) "Türkiye’de Çocuk Eğitimi
Evlerindeki Hükümlü Gençlerin Aile İçi Şiddette İlişkin Değerlendirilmeleri"
Aile Kurultayı cilt:1, Ankara :Aile Araştırma Kurumu Yayınları, s.284-294
İMAMOĞLU, Olcay (1991) Çocuğun Aile İçinde Yetime
Ortamı ve Toplumsallaşması, Türk Aile Ansiklopedisi cilt:1, Ankara:Aile
Araştırma Kurumu Yayınları;s.236-240
SOYASLAN, Doğan (1998) Kriminoloji, 2. Baskı
Ankara:Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları
ULUĞTEKİN, Sevda (1991) Hükümlü Çocuk ve Yeniden
Toplumsallaşma, Ankara Bizim Büro Yayınları.
YAVUZER, Haluk (1999) Çocuk Psikolojisi;19.Basım,
İstanbul Remzi Kitabevi
YAVUZER, Haluk (1981) Psiko – sosyal Açıdan Çocuk
suçluluğu, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
YAVUZER, Haluk (1972) Çocuklarda Psiko sosyal
Gelişimin Ölçülmesi; İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Yayınları.