Doğuşundan Tanzimat’a Türk Tarihinde “Temel Haklarda Kısa Bir Gezinti”

 

Mustafa Kemal TOLUNAY*

 

            Temel Haklar Kavramı

 

            İnsan hakları, insan değerini korumayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesini amaçlayan, üstün kurallar bütünüdür.1     

            Hür ve demokratik toplumlarda kişilere tanınan haklar ve hürriyetler çeşitli terimlerle adlandırılmaktadır. Bu konuda "ferdi haklar" (kişi hakları) veya "ferdi hürriyetler" (Kişi hürriyetleri), "insan hakları", "Temel Haklar" ve "Kamu Hürriyetleri" terimlerinin kullanıldığı görüyoruz.2  

            "İnsan Hakları", bu alandaki terimlerin şüphesiz ki en genişidir. Bu terim, insanlığın belli bir gelişme çağında teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal bir haklar listesini ifade eder. Bu ideal liste, çeşitli ülkelerde, değişik ölçülerde pratik değer kazanmış ve uygulama alanına geçmiş bulunabilir. Fakat, "insan hakları" denince, genel olarak, daha çok "olması gereken" alanında kalan veya sadece platonik bildirilere geçen bir "ulaşılacak  hedefler programı akla gelir.3 Yenisey’e göre, insan hakları insanın doğmadan önce sahip bulunduğu vazgeçilmeyen ve değerler sisteminde en üst sırada yer alan temel haklar şeklinde tanımlanmaktadır.4 İnsan hakları olgusunda önemli olan konunun kuramsal alanda kendini belli etmesi değil, bir siyasal ve hukuksal örgüt içerisinde gerçekleşme olanağı bulmasıdır.5

            "Kamu Hürriyetleri" bu ideal programın gerçekleşmiş kısmıdır. Daha açık bir deyişle kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Belli haklar ve hürriyetler, anayasa ve kanunlar tarafından düzenlenmiş, sınırları belirtilmiş ve böylece kişiler pratik olarak kullanılma imkanları sağlanmıştır.6 “Kamu", bir devletle yaşayan insan topluluğunun bütünüdür. "Kamuya ait" dernekle, istisnasız toplumun tamamı ve onun bütün bireylerine ait olmak kastedilir. Kamunun içine, bütün topluluğu yönelen devlet gücü ile onun bireyinin sahip olduğu haklar girer.7 Bunlara "kamu hürriyetleri" denmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamuya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerin düzenleyen kamu hukukun bir kolunu teşkil etmesindendir.

            Son zamanlar, "kamu hürriyetleri karşılığında" Temel Haklar" teriminin de sık sık kullanıldığı görülmektedir.8

            Bizde 1961’den bu yana "Temel haklar" deyimi konulmaktadır. Bunun İnsan haklarından farklı olup olmadığı yinelenen bir sorudur. Her iki anayasa (1961 ve 1982) da Temel Haklar ve özgürlükler deyiminden başka, İnsan Hakları deyimine de yer verilmiştir. Bu nedenle iki kümenin farklı anlamlara geldiği söylenebilir.9

            Çalışmamızda, insan haklarının Türk tarihindeki gelişimini,üç ana başlık altında değerlendireceğiz.

 

            1-Doğuştan İslam’ın Kabulüne Temel Hak ve Hürriyetler

 

            Türk tarihinde, İnsan Haklarının daha iyi incelenebilmesi için, öncelikle Türk Kültürünü iyi tanımak gerekir.

            Her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: Coğrafi çevre, insan unsuru, cemiyet. Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ve ayrı karakterlere sahip insan gruplarına mahsus olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 3500 yıllık hayatın bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı anlaşılır. Biz buna Türklerin yaşadıkları sahadan dolayı "Bozkır Kültürü" diyoruz.  At ve demir kültürünün iki temel unsurudur. Ayrıca tabiatıyla farklı bir hukuk anlayışına sahip bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğu için, din, düşünce, ahlak yönlerinden de  tamamlanarak bir manevi değerler birliği meydana gelmiştir.10          İnsanın doğal hayatını etkileyen bozkır kültüründe, varlığından kaynaklanan insan hakları, başta özgürlük ve eşitlik duyguları olmak üzere birçok hak ve hürriyetleri etkilemiştir.

            Eski Türk ailesi "Geniş aile" şeklinde görünmekte ise de, aslında "Küçük aile" tipinde kurulu bulunması akla daha yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi; aile reisinin, adeta mülk sayılan aile efradı üzerinde kesin söz hakkına sahip eski Yunan’ da ki  "genose" ve Roma ‘da ki "gens" (geniş aileler) den çok farlı olduğu gibi İslav’lardaki aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, kollektif mülkiyete dayalı, tipik "geniş aile" olan "Zadruga" ya benzemez. Bu tip ailelerde evlatlar, anlaşılacağı üzere, mülk ve söz hakkından yoksunluğun baskısı altındadır. Gelişmiş çoban ailesinde ise ortaklık yalnız otlaklar ve hayvan sürülerinde görülülür.11 

            Ailede hususi mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletlerinde taşınır mallarda olduğu gibi tarım arazisi üzerinde de özel mülkiyet cari idi.12 Hususi mülkiyet kişi haklarını ve hürriyetinin teminatıdır. İnsan şahsi mülke sahip olup istediği gibi kullandığı veya değerlendirdiği sürece hürdür. 10. asırda Bulgar Türkleri kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bir şey vermiyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuz’larda beyler, Han’ın bazı  aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi.13   

            Gerek, aile hayatında gerekse, ülke üzerinde yaşayan insanların özel mülkiyeti olduğu ve bu mülkiyetin korunduğu anlaşılmaktadır.

            Türk kültüründe hak ve hürriyetlerin açıkça belirtildiği ve korunduğu hukukun yerini tutan "Töre" yi görüyoruz.

            Devlette tabiatı ile halk, hak ve hürriyetlerini isteyecek ve bunu başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu talepleri, amme (kamu) hukukunu, hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezai hükümleri ile dikkati çeken törenin tatbiki ile yerine getiriliyordu. Aslında bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve umumiyetle "kanun" manasına alınan töre (aslı;törü) eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi kaideler bütünü idi.14                                                 

            Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukuki normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkanlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktı. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini koruyordu. Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve "meclis" lerinin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Bununla beraber Anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, Kutadgu Bilig ‘deki kayıtlardan tespit edilebildiği kadarı ile şunlardı: Könilik(adalet), Uz’luk (iyilik,faydalılık), Tüz’lük (eşitlik) ve Kişilik (insanlık)15   

            Mecliste bütün Türk boyları, hükümdar ailesi ve eşi ve hatta yabancı zümreler temsilcilerinin söz hakkı olduğu, kadının da erkekle aynı yaşayış tarzı ile birlikte her türlü eşitliğin bulunduğu anlaşılmaktadır.16 

            Böylece yönetimde demokrasinin temel unsuru seçme ve seçilme hakları Türk tarihinde karşımıza çıkıyor bunun yanında eşitlik, insanca davranış ve adalet ilkeleri de insan haklarında Türk insanının daha ilk çağlardan itibaren önemli yeri olduğu gözleniyor.

            İslamiyet’ten önce hüküm sürmüş Türk devletlerinde; özgürlük, mülkiyet, seçme ve seçilme haklarının kullanıldığı ve töre ile birlikte kamu düzeninin sağlandığı anlaşılmaktadır.

            Eskiçağda insan hakları kavramının gelişmesine eski Yunan şehir devletlerinin de katkısı olmuştur. Ancak bu devletlerde bireyci bir anlayış olmadığından bireylerin devlete karşı ileri sürebilecekleri hakları yoktur ve kişi birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak kabul edildiği için sadece bazı siyasal haklara sahipti. Köleler dışında kişiler, kanun önünde eşittir.17

            Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesinin Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu, yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.18

            Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.19

            Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.20

            Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.21

            Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen "Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.22

 

            2-İslamın Kabulünden Fatih’e Temel Hak ve Hürriyetler

 

            Sosyal ve fikri hayat itibariyle "yerleşik" kültür değerlerinin yaşadığı şehir ve kasabalarında İslam hilafetince temsil edilen doğu-islam inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız geniş imkanlar dolayısıyla bu kültürün boyuna geliştirildiği Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslamiyet’in ve mahalli hususiyetlerin değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler.

            Nitekim İslam’da ve Türkler’de ortak telakki olan adalet ve nizam saygısı daha 1038 yılında, Tuğrul Bey’ in öncüsü sıfatı ile Nişapur’a gelen İbrahim Yınal’ın konuşmasından anlaşılmakta idi. Yınal’a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik "küçük adamların işi" idi. Fakat artık adil padişah Tuğrul Bey’in idaresi sayesinde kimse nizamı bozmaya cesaret edemeyecekti.23 

            İslamiyet’in kabulünden sonra töre ile fıkıh (İslam hukuku) birleşmiş insan haklarına geniş yer veren; Yaşama hakkı, mülkiyet, seçme ve seçilme, özel hayatın gizliliği, eşitlik, onurlu bir şekilde yaşama, seyahat etme  gibi hak ve hürriyetler daha geniş bir şekilde Türk kültürüne girmiştir. Bu haklar karşılığında devlet işlerinin yürütülmesi konusunda vergi alınması doğal hale gelmiştir. İkta denilen halka paylaştırılan belirli sayıda  asker beslemek zorunda olan veya bunun karşılığında vergi veren bir toprak sistemi oluşturulmuştur.24 

            Türk devletlerinde her ne kadar İslam’ın etkisi görülse de toplum ve aile hayatında kendine has kültür yapısı özelliklerini korumaktadır. Halifeye bağlı gibi gözüken hükümdarlar aslında ülke üzerinde, yönetimde tek söz sahibidir. Hatta devlet işleri din işlerine pek karış-tırılmamıştır. Bağdat’ta oturan halifeyi uyaran Melikşah ülkesinin iç işlerine karışılmaması gerektiğini, belirtilmiştir.

            Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesi Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.25

            Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’ nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.26

            Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.27

            Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.28

            Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen "Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz  halkının, kişi güvenliği, malları  krala  karşı  güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri, içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.29

 

            3-Fatih’ten Tanzimata Temel Hak ve Hürriyetler

 

            Anadolu beyliklerinde ve Osmanlı devletinin ilk yıllarında benzer yapılar görülmektedir. Ancak, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u feth etmesiyle birlikte imparatorluğa dönüşen ülkede yine Fatih tarafından ünlü fermanı da, örnek olarak kabul edilebilir. O’nun zamanında, insan hakları konusunda önemli kanunlar hazırlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kanunu olarak mer’iyette kalan Fatih Kanunnamesi  çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok  önemli kanunnameyi, nişancı Leyszade Mehmet Çelebi kaleme almıştır.(Kanunname-i al-i Osman)30 

            Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan dini liderlerinin de desteğini almak istiyordu. Bu nedenle Ortodoks rahiplerinin, din özgürlüğüne sahip çıkmak istiyor ve buna sahip çıkacağını belirterek Roma ile birleşme düşüncesinin baş muhalifi Skolorus’ u Patrik seçmiştir ve özgürlük tanımıştır. Bu durum daha sonra Ermenilere, Musevilere ve diğer önemli Müslüman olmayan azınlıklara tanınmıştır. Böylelikle Hristiyan devletleri eskisinden daha farklı olarak kendi güçlerini sergileyebiliyorlardı.

            Osmanlıların Avrupa’ya girmesinden sonra bölgedeki Rum-Slav Hristiyanların çoğu Rum Patriği altında birleşerek kiliseyi, Osmanlı yayılmasından faydalandırmak istediler.

            Fethin hemen ardından, Padişah; kent halkından mal ve canlarının korunacağını belirten bildiriler yayınlattı. Fatih başkentinin, İmparatorluğunun bütün ırk ve dinlerini içinde toplayan bir yer yapmak istiyordu. Kentin iktisadi yaşamını canlandırmak için vergi bağışıklığı sağlanıyor, taşınmaz mallar armağan ediliyor, Müslümanlar, Ermeniler, Museviler, Rumlar, Slavlar ve diğerleri imparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a geldiler. Bu dönemde yeni bir zulüm dalgası altında inleyen Museviler Batı Avrupa’dan göç edip imparatorluğa sığınmışlardı.

            Bu tanınan haklar, özellikle Musevilere tanınan ayrıcalıkları İspanya’dan, Polonya’dan, Avusturya ve Bohemya’dan kaçan Museviler ticaret ve öteki yetenekleri ile beraber Osmanlı Devletine sığındılar ve II.Selim ve III.Murat döneminde bunlar sarayda önemli etkinliklere sahip oldular. Kısacası Osmanlı İmparatorluğunda ki oturan yabancı uyruklular millet statüsünü sağladığı çıkarların çoğu ile Osmanlı yasalarından bağışıklıklarıyla kazandıkları ayrıcalıklı durum sonunda "Millet içinde millet" kendi başlarına bir imparatorluk olup Osmanlı yetkililerinin müdahalesi olmadan istediklerini yapar hale geldiler. O zaman padişahın sağlamış olduğu kurumsal bağlar dışında Osmanlı toplumunu bir araya getiren ve böyle tutan şey neydi?

            Düzenin en sağlam bağlayıcı gücü, tanrı ile birleşmede ortak bir amaç, ekonomik çıkar ve eylemlerde ortaklık sonucu Müslüman ve Müslüman olmayan halkı bir araya getiren toplumun birleştirici alt yapısı idi.

            Osmanlı bu hal içinde geleneksel davranış kuralları ve yasaların zorlamaları dışında hiçbir sınıra bağlı olmadan istediğini yapmakla özgürdü. Ancak başkasının haddine müdahale korkusu ile bunun dışına çıkamazdı. Böyle bir davranış yalnızca kalabalık ve cahillikle nitelendirilmekle beraber, Osmanlı toplumunda yerini kaybetmesine kadar çeşitli cezalar ile cezalandırılıyordu.

            Öyleyse şu şekilde bir anlayış çıkartabiliriz. Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün bir adalet sistemine sahiptir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklarda olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine ait özellikler ve kendi dışındaki dinlere tanınan haklar, yani işlerine, ibadetlerine, adaletlerine hiç karışmamakla özellik gösteren Türk adaleti çok yüksek meziyetlere sahiptir.

            F. Doney şöyle demektedir. "Bir çok Hristiyan adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerinden ayrılıp Osmanlı ülkelerine gelip yerleşmişlerdir". XV. YY. içinde ise F.BABİNGER "Osmanlı Padişahının ülkesinde herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu ve bu şekilde inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir.

            Bu gün bile bir çok ülkede bizim azınlıklara sağladığımız haklar bir çok devletin yapmaya cesaret edemeyeceği hassas konulardır. Örneğin kendilerine ait okullar mabetler ve dillerini serbest bırakma vb. yine gayri müslümler tarafından hazırlanan istenen hırsızlık, gasp, soygun, adam öldürme,devlet makamına zarar verme İslam dinine karşı devlet tarafından yasaklananlara uymayıp casusluk yapanı kendi kilise ve havralarında mahkeme edilirdi. Yol üzerinde ve kasabalarda han ve kervansaraylar vardı. Burada milliyet din inanış ayrımı yapılmaksızın bütün yolculara üç gün ücretsiz barındırılır, emniyetleri sağlanır ve binek eşyaları korunurdu.

            Osmanlı ülkesinde (İstanbul 1883) isimli eserinde Edmando Amicis şöyle yazmaktadır. "Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk de vekar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile aynı terbiye ile yetiştirilmişlerdir.

            Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul’da bir tabaka insan olduğu sanılır. İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancının küçük bir tehlike ile karşılaşması imkanı yoktur. Namaz kılarken bile bir Hristiyan camiye girip namaz kılanları seyredebilir. Size bakmazlar ve küçümseyip horlamazlar. Kahkaha duyamazsınız. Sokaklarda birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak ayıp sayılır."          

            Kanuni Sultan Süleyman zamanında, adını veren önemli kanunlar hazırlatmıştır. O’ nun zamanında en mükemmel şeklini almıştır.

            Bu kanunname,üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. (Yargısız infaz yapılmayacağı, mal ve can güvenliğini bozanların cezalandırılacağı vs. konularla, insan haklarını garanti altına almıştır.) İkinci bölümde, tımar sistemi ve adil vergilendirilme konuları yer almıştır. İnsan haklarına geniş yer verin üçüncü bölümde, halkın hak ve görevleriyle toprağın kullanılması gibi konular bulunmaktadır.31

            Tanzimat’a kadar çeşitli konularda kanunnameler hazırlandı ise de temel olarak, Kanuni zamanında yapılan temel alınmıştır.

            Osmanlı’da Magna Carta benzeri bir konu: Sened-i İttifak karşımıza çıkmaktadır. 2. Mahmut zamanında, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Sened-i İttifak, ayanlarla padişah arasında, devlet otoritesinin yeniden güçlenmesi için yapılan bir anlaşmadır. Anlaşmada ayanlara kendi bölgelerinde bir takım imtiyazlar verilmeştir.

            Bu belgede hak ve hürriyetlerle ilgili olarak, 7. Maddede "Her hanedan, kendi bölgesindeki güvenliği ve vergi adaletini temin edecektir. Haksız vergilerin kaldırılması hususunda vükela ile hanedan arasında görüşmeler yapılacaktır."32 demektedir.

            Tanzimat’a kadar, devlet idaresiyle alakalı çeşitli düzenlemeler yapılmak istense de istenen sonuçlar alınamamıştır. İnsan hakları konusunda asıl çalışmalar; Tanzimat’tan sonra başlamıştır.

 

 

 

*Başkomiser, Aksaray Polis Okulu Müdürlüğü.

1AKILLIOĞLU, Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü.S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları, S;19.

2KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, s.13.

3KAPANİ, Kamu, A.g.e., s.14.

4YENİSEY, Feridun, İnsan Hakları, s.67, Polis Okulları Ders  Kitabı, EGM Basımevi, Ankara, 1994.

5SAVCI, Bahri, İnsan Hakları, s.4, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1953.

6KAPANİ, Kamu, s.14.

7AKIN, İlhan, Kamu Hukuku, s.27, Beta Yayınları, 2.Baskı, İstanbul,1980.

8KAPANİ, Kamu, s.14.

9AKKILLIOĞLU Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü. S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları No:17, Ankara, 1995.

10KAFESOĞLU İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1995, S;202-203.

11FREYER H, Sosyolojiye Giriş; 283.

12ÖGEL B., Türk Kültür Tarihi, S;198.

13SÜMER F., Oğuz’lara Dair Destani Mahiyetteki Eserler, s:104, 424.

14ARSAL M., Türk Tarihi ve Hukuk, S; 287.

15KAFESOĞLU İ., Kutadgu-Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, S; 13-20.

16M.MORİ, Bozkır Devletlerinin Teşkilatı, S;220.

17ÜNAL, Temel, s.11.

18KAPANİ, Kamu, s.22.

19MUMCU, İnsan, s.38.

20KAPANİ, Kamu, s.23.

21ÜNAL, Temel, s.27.

22MUMCU, İnsan, s.52.

23KAFESOĞLU İ., Türk Milli Kültürü, S; 345.

24NİZAM’ÜL MÜLK, Siyasetname, fasıl 5 S; 38  Türk terc. M.A.Köymen.

25KAPANİ, Kamu, s.22.

26MUMCU, İnsan, s.38.

27KAPANİ, Kamu, s.23.

28ÜNAL, Temel, s.27.

29MUMCU, İnsan, s.52.

30Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, Cilt 3, S:71.

31Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, 3. Cilt S; 81, (Türkiye Gazetesi).

32YILMAZ F., Türk Anayasa Tarihi, S:21, Niğde, 1998.